Yol

Hasret; bu kelime, herkes için ifade ettiği anlam ne olursa olsun, çocukların kıyısında köşesinde oynaştığı, bir bakkal, bir berber dükkanının hemen göze çarptığı, öğlen sıcağının yakıcılığının omuzlarda hissedildiği, hatta ve hatta siyah asfalttan yükselen buharın yarattığı dalgalanmanın rahatlıkla görüldüğü yolda yürüyen adam için çok şey ifade ediyor olabilirdi.

Nihayetinde bu adam, daha uzun boylu olmasa bile kısada olmadığı gibi, herhangi bir film sahnesinde karşılaşılan yıllar sonra evine dönen devrimci ya da işkenceye uğramış figüründen uzak gözükse bile, herhangi bir film sahnesinde ki kadar net bir gidişe benzeyen hikayenin kendisiydi…

Kimi zaman küçük çocukların işaret ederek bu abi teröristmiş demelerine aldırmayıp birde üzerine gülümsemesi, hatta giderken yine o küçük çocuklardan birini görünce yeniden gülümsemeye başlaması, bir ruhsal dinginliğin ya da yaşanılan bütün travmaların sona erdiğinin ispatı gibi duruyordu.

Sessizlik, işte sessizlik hayatın adadığı en büyük direniş öyküsünün başlangıç noktası gibi dursa da, önüne zamanı alıp koyduğunda sanki Pasifik okyanusunda bir yerlerde, birkaç mercan adasında huzuru bulabilecek olduğuna dair inancını bile yitirdiği günlerden kalan bir kelimeydi sessizlik…

Ah kim istemezdi ki bir deniz kenarında birkaç kaya, güneş ve kum ile zamanın büyük bir bölümünü haytalık yaparak ya da bir şeyler yazarak geçirmesin… oysa yazmaktan daha güzel olan bir şey vardı, o da yaşamaktı.

Bütün filmlerde geçer, yazar herhangi bir adaya yerleşir, ya da bir koyda ve öyküsünü patlatmak için kalemi eline alır, o sırada bir küçük aşk yaşamazda değil hani. Mutlak olmalıydı bir güzel, sevimli ve kesinlikle namuslu, hatta eline erkek eli değmemiş bir kız hikayenin bu kısmında…

Sevmeliydi üstelik…

Küçük oyunlar oynamalılardı, birbirlerine kimi zaman en sertinden, kimi zamanda en yumuşağından kur yapmaları gerekliydi. Belki en sonunda yazar koydan ayrılırken alır götürürdü kızı, güzel bir bebekleri olacakmış gibi film biterdi.

Sahne kapanır, ışıklar açılır ve seyirci en muhteşeminden beğenisi ile sinema salonunu terk ederdi, bir daha ki filmde görüşmek üzere.

Kitapların yazıldığı filmler böyledir…

Oysa bu hikayede böyle olmamıştı, derinden yaşanılan bir sevgi var mıydı ortada, paylaşılan mutlu anları geri dönüp yad etmek gereklimiydi işte bunu yine küçük çocuklardan biri bu abi teröristmiş diye yanındakine fısıltıyla işaret ederken, uzun boylu olmasa bile kısa boylu sayılmayan bu adam, aşağı doğru bu sıcak yolda yürürken bilmiyordu.

Bildiği bir şey vardı, bir çok güzel bahar, bir çok güzel kış ve bir çok güzel yaz geçirmişti bu ara mahallede, tozlu topraklı yollarda. Bir çok seferinde şimdi peşinden gelmesini istediği, sonra bir an vazgeçip gelmemesini istediği kadından sebep acı çekmiş, belki bu yola bir çok hatırayı gömmüş gidiyordu…

Hikayenin sapma noktasına gelince, anlaşıldığı gibi burası bir koy ya da ada, veya bir sahil kasabası değildi. Bildiğimiz, küçük çocukların en yakınındaki okuluna gittiği, babaların herhangi bir yerde işçi olduğu, annelerin ise küçük çocukları ile mahalle dostlukları arasına sıkışan bir yaşam sürdüğü, bildiğimiz ara sokaklardan oluşan bir mahalle…

Herkesin kapı önünde oturduğu, evlerin arasına çamaşır asılan çingene mahallelerinden de değil… bildiğimiz, kadınların evde olduğu, bayramların karşılıklı komşu ziyaretleri ile geçtiği, kimilerinin köye gittiği, hatta yolun birkaç yerinde kahvehanelerin olduğu, babaların ya da gençlerin oradan servise binip işe gittiği bir mahalle… sağına soluna internet kafelerin döşendiği…

Küçük çocukların yaşama dair herhangi bir umudu kalpleriyle birlikte büyüttükleri, yazın yakındaki camiden Arapça kuran okumayı, dua etmeyi öğrendikleri mahallelerden biri işte…

Hikayenin bir başka sapma noktası ise, söz konusu kadın öyle eline erkek eli değmemiş bir mahalle kızı olmadığı gibi mahallenin erkekleri tarafından yakından tanınan bir yosmada değildi. Hiçbir zaman küçük oyunlar oynamamışlar, birbirlerine kur yapmamışlar, kadının diğer erkeklerle olan ilişkilerini gizlemediği, adını adamın hiçbir şey koyabildiği, ilişki olmayan bir ilişkiydi… kadının önemsemediği, adamın bir şekilde hissettiği…

Son sapma noktası ise, bu adam kitap falan yazmıyordu. Öyle kendi halinde basit yaşamı vardı ve yazmaktan çok yaşamakla ilgiliydi. Son yıllarında ise bu mahallede hiçbir şey yaşamadan kendi halinde bir ezber bozucu görünümündeydi.

Şimdi gitmek istiyordu yavaşça, ve kadına gel dememişti, işte burada, gel dediği için kadın elbette gelmezdi ama yine de bir sızlama çöktü içine, hiç olmazsa gel demeliydi…

Birkaç yıl önce başlamıştı her şey. Yirmili yaşlarını sağda solda çalışarak, gezerek geçiren bu adam, insanları yakından tanımayı öğrenmiş, hatta bir çok gizli sırlarına ulaşmış ve bir gün ansızın kendini bu babadan kalma mahalleye atmıştı. Bahçesi olan bir evde, kimi zaman bahçede kitap okuyarak, bilgisayar başında kızlarla chat yaparak, mahalledeki küçük çocukların onu seyrettiğine aldırmadan mahallede ve şehrin merkezinde yürüyerek vakit geçirmişti bol bol.

Hayat, işte hayat denilen kelimeye kim ne derse desin adam için bir açıklaması vardı, yitirilen bütün duyguların doyumsuzlukla kesiştiği, aslında hayatta hiçbir şeyin önemli olmadığı gibi her şeyin kendini kendince bir öneme vehmettiğini çözebildiyse de, önemlilik ya da önemsizlik sınamasının gereksiz bir bütün teşkil ettiği toplam bir sınamaydı hayat.

Kadın hikayeye bir gece ansızın dahil olmuştu. Tanışma merasimi daha çok bu iki kişinin kim olduğu üzerine kendini kurgularken, adam için kendini tanıtacak bir ifadenin olmadığı düşüncesi yerleşikti. Kadın ise; meçhul kelimelerin birleşiminden oluşan yegane toplumsal sorunların üzerine çöreklendiği, ne iş yaptığı önemli olmayan, özgür, kentli ve bireydi.

Bu iki kişinin, her ilişkide ortak bir şifrenin olduğu düşünüldüğünde, ortak şifresi ayna idi. Adam için ayna bir başka açıdan önemliydi, çünkü mahallenin imamı ile girdikleri ağız dalaşında, imamın sürekli aşkın ayna olduğu, insanın kendisini gösterdiği savı ve bu savda aşk ile varılabilecek en temel insani duygunun tanrı aşkı olduğu düşüncesinde olması şüphesiz bu adamı tetikliyor ve tanrı diye bir şey olmadığından insanlar kendilerine mi aşık oluyor diye sorgulayıp duruyordu imamı gereksiz yere.

Kadın adamın hayatına girdikten bir süre sonra adama dönüp senin aynan kırık demişti, adamın anlamsız bakışına aldırmadan sözüne devam etmişti, kadının ne söylediğini bir önemi yok ama şu anlaşılıyordu söylediklerinden; senin kafan kırık…

Oysa bir gece, kadın adama misafir olduğunda, elinde ki kadehi salonun ortasında asılı duran kocaman aynaya atıp, terk etti beni orospu çocuğu diye söylenirken, adam kadına seni seviyorum demişti. Kadın bu söze, bundan sonra her söylendiğinde verdiği cevabı vermeye başladı; sen daha iyi bir kadına git, benim gibi onun bunun kucağından kalkmayan birini ne yapacaksın…

Daha iyi bir kadın, bu herhalde bakire bir kız bul demek oluyordu, yine de o sabah kadın ayıldığında adamın yanına bahçedeki koltuğa gelip, bir köşesine eteğini toplayarak kurulduğunda adamı bir gülme tutmuş ve söze girmişti; tam bir mahalle kızına benzedin işte, aferin sana, üstelik aynayı da sen kırdın… seninde aynan kırık artık.

Kadın bu söze alınmış olacak ki alırım sana bir ayna deyiverdi. En sağlamından olsun, kadeh çarpmasına karşı dayanıklı olsun diye tamamladı adam cümleyi. Git şimdi benim aynamı al… yok, git şimdi içeri çay demle, içelim, hem ayna borcunu da ödemiş olacaksın.

Kadın ile adamın arasındaki bu ve buna benzer sohbetlerin vardığı nokta, adamın kadına aşık olduğunu söylemesi ile tamamlanıyor, kadında sessizce uzaklaşıyordu.

Bir gece, kadının olmadığı, kadının bir başka erkekle belki kendi evinde, belki erkeğin evinde olduğu bir gece, adam salonda oturmuş aynayı seyrederken ne kadar yalnız olduğunu düşündü. Evet, ne yazık ki gerçek oydu. Adam aslında bir hiçti. Şimdi vehmettiği bütün duyguların, insani olan ya da olmayanların hepsinden daha kıymetli bir duygusu vardı ve artık önemli ya da önemsiz bir duygu bütünlüğü oluşturup hayata salınmalıydı. Kadınla ve imamla geçirdiği vakitlerin toplamından ve çevresindeki bütün insanların ona kattıklarından edindiği deneyimin asli bir yalnızlık öyküsüne gidişi adamın hiçbir zaman yaşamadığı bir üzüntüyü yaşamasına sebep oldu. Evet, yalnızlığı keşfetmek, gerçek olan buydu.

Hayatında hiç geriye bakmadığını, hep bir düşünce fırtınası içinde yalnız kalmayı sevdiğini düşlediğinde ve şimdi geriye bakmak zorunda kaldığını ve geriye bakmaktan hoşnut olmadığını düşündüğünde gitti aynaya birde kendisi vurdu. Ayna zaten kırıktı, iyice kırılmıştı.

Tabi ki kadın aynada ki kırıkların artmış olduğunu gördüğünde dönüp adama, aynan zaten kırıktı, iyice kırdın yani demişti. Bu şu demekti; senin kafan zaten kırıktı, iyice dağıtmışsın… buna karşılık adam yine ilanı aşk etti ve seni seviyorum, hep seveceğim demekle yetindi. Bahçedeydiler ve kadın yine arkasına bakmadan uzaklaştı.

Bundan sonra adam imama gitmiş ve demişti ki; senin aşk deyip tanrıya bağladığın şey kader, kaderde asla yansımaz, insanlar birbirine benzediği için herkes aşkın ayna olduğunu, kendini aramak olduğunu düşünür, oysa aşk her şeyden bağımsızdır ve düşüncesi yoktur. Mantığın durduğu yere aşk denmez, aşk iki kişilikte olabilir tek kişilikte ama asla yansımaz… aşkın aynası yoktur ki kırık olsun demişti. Buna karşılık imam hiçbir şey söylememiş, daha doğrusu bu düşünce saldırısına karşı önceden gardını almamış olduğu için sessizce duasını okumaya devam etmişti…

Bir başka gece adam yine ayna karşısında kendi yüzünü seyrederken kadın eve paldır küldür girmiş ve yüzünü kırık görmekten korkmuyor musun demişti… adam kadına dönüp seni seviyorum diyebilmişti, kadın içeri gidip çay demledi ve duymazlığa geldi bu sözleri, adam bir daha söyleseydi çıkıp gidecekti.

Bu geceden sonra adam imama gidip şöyle demişti; aşk ayna olabilir mi, insanlar kendi yüzünü kırık görmemek için sevgilisine bakmaktan, onunla konuşmaktan korkuyor, sevgilisinin gerçeklerinden kaçıyor olabilir mi diye sormuştu, imamda caminin bahçesinden ezan okumak üzere minareye doğru yürümüştü…

Yine bir öğleden sonra kadın aynanın önünde bilgisayardan gelen bir devrimci türküsü ile dans ederken adam kadını seyretmişti. Kadın bir sağa bir sola doğru kıvrılırken müzik bir anda bitmiş yerine odam kireç tutmuyor çalmaya başlamıştı, adam ayağa kalkmış, kadına sarılmış ve beraber salınmaya devam etmişlerdi. Şarkı bitince kadın çıkıp gitmişti.

Bunu üzerine adam imama gidip dedi ki; kader hiçbir şeydir, aşk hayatın kendisi ayna ise iki kişinin yansımasıdır. Seyretmeye cesaret edenler belki tutunabilir ama gerçek olan tanrı diye bir şeyin olmadığı, aşkında müziğin ritmi ile kendi halinde akıp gittiğidir. Ayna kırıksa aşk yaşanmaz, ayna sağlamsa aşk daha da büyür. İmamda hiçbir şey söylememiş abdest almaya devam etmişti.

Bu ara mahallede, küçük çocuklar adamı gizlice işaret edip bu abi teröristmiş derken adam ellerini cebine atmış hem aşktan hem kadından hem de imamdan uzaklaşıyordu… bütün bunları bir arada toplayan ayna ise evin salonunda kırık olarak kalmıştı.

Adam aşağı doğru sessiz sedasız yürürken yoluna imam çıkmıştı, ikisi karşılıklı durmuşlardı belli ki imamın söyleyecek bir şeyleri vardı, ve anlatmaya başladı; aşk tanrıya duyulan sevginin ismidir. Kader ise tanrıya giden yola yani insanın yaşadıklarına denir. Tasavvuf çözmektir, tarikat çözülmüşlerle oyalanmaktır. Tanrı için aynaya bakanın cinsiyeti önemli değildir. Burada yola çıkan kadınsa tanrı erkek, erkekse tanrı dişidir… ayna kırıksa ayna kırıktır, aynaya bakan değil… aynaya bakan kendini görür, tanrıya bakan aşkı, aşka bakan karşı cinsi…

Bu sözlerden sonra adam sessizce imamın yanından geçmiş ve yürümeye devam etmişti, imamda öyle.

Bu öğlen sıcağında, sağında solunda küçük çocukların oynadığı, bir berber ve bakkal dükkanının göze çarptığı yolda, ki bu yol siyah asfaltla kaplanmış bir ara mahalle caddesi, adam bu yolda gitmek üzere yürürken, bu hikayede diğer hikayelere nazaran bir çok sapma yaşanmıştı. Bunlar; burada deniz yoktu, eli yüzü düzgün bakire namuslu bir aile kızı olmadığı gibi adamda bir kitap yazmamıştı.

Bunların yerine; bir çok işçi baba ve ev kadını anneden oluşan aile ile hayatları en yakındaki bir okulda geçen küçük çocuklarla beraber onun bunun kucağında vakit geçiren ama yosma olmasa bile nerdeyse kendine yosma yakıştırması yapan bir kadın vardı ve adam kitap yazmamışsa bile yaşamıştı…

Yazarın notu; hikayeyi okuyan herkesin tahmin edeceği üzere adamı yolda bir kez de kadın durdurdu, dedi ki; gitme, bu acıklı öyküye bir son verelim, bak sağlam bir ayna aldım, onu asarız duvara, beraber birbirimize bakarız, kırıkları tamir ederiz. Ben çay demlerim. Sonra beraber kitap okuruz. Çılgınlar gibi sevişiriz ve belki bir bebek yapar onu büyütürüz… gitme yeter ki…

Hayır, bu bir şakaydı, kötü bir yazar şakası, hikayenin sonunda böyle bir şey yok. İşte tam o an, yani adam aşağı doğru bu mahalleyi terk etmek üzere giderken kadın kendi evinde yeni bulduğu sevgilisi ile sevişiyordu ve tutarsız hayatın anlamsız bütün girdi ve çıktılarının üzerini örtmüş, aynanın kırık olup olmaması ile ilgili bir hayat kurgulamaz haldeydi. Terlemişti, yeni sevgilisine sende gideceksin nasıl olsa orospu çocuğu, şimdi daha derine sok ve arkandan yeni bir ayna kırmak zorunda kalmayayım diyordu…

Yayınlandı: on Ocak 7, 2009 at 9:37 pm Yorumlar Kapalı