Ellerini uzattı kağıda, kalbinden bir parça düştü yere önce halı tutuştu ardından kanepe yandı, sonra perdeler… siyah bir duman is kapladı her yanı… uzandığı kanepeden uyandı, perdelerine baktı ve…
Loş bir ev, bir dürtüsü var, sağına soluna düzensiz yerleştirilmiş koltuklarda ve çapraz konmuş halıları olan bir ev… tepeden bakınca öyle gözüküyor… zor yani yazar için anlatması. Aslında belki anlatmak istemiyor, kim bilir…
Yazar konuya aslında dahil değil, olmadığı için bilemiyor da olabilir, yok, öyle değil, yazar evden ve görünümünden çok içinde bir sağa, bir sola, sanki maltadaymış, yok, avludaymış gibi yürüyen kadınla ilgili…
Televizyon açıktı, arada sırada televizyona bakıyor, hay senin dedikten sonra tekrar dolanmaya devam ediyordu. Evin salonundan çıktı, mutfağına geçti, nasıl bir mutfak? Dolapların dikey balkonuna doğru uzandığı, balkonunda bir masasının, masasının üzerinde çay içilmiş bardakların ve çaydanlığın olduğu bir mutfak…
Tabi ki kadın elini ocağın üzerinde bir başka demliğe attı, su koydu ve kaynamaya bıraktı. Sonra bir fincan çıkardı. İçine hazır kahve, şeker, süttozu ne bulursa kattı, bir ara eli kekiğe gitmedi değil ama o kadar kendini kaybetmemişti…
Dizlerini dolaba vurarak beklemeye başladı, böyle beklemeleri sevmiyordu. Hani, böyle bekleyeceğine bir koşu git bir yerlere molotof at gel deseler, atıp gelirdi bekleyeceğine… yok, tabi ki bu öyle paldır küldür yapılacak bir şey olmadığı gibi böyle bir şey yapmaya da gerek yoktu. Bu aslında yazarın boş boğazlılığı, bir şekilde bu bekleme süresini geçirecek ya! Konuşuyor işte… yazar değil mi, nihayetin öyküsüne bir ya bir fantezi ya da bir macera katmak zorunda…
Yazara da hak vermek lazım, orada mutfağın kapısında ayakta, belki balkonda sandalyede, belki de bir hayal lambası olmuş tepede, suyun kaynamasını bekleyen kadını seyrediyor…
Oysa su kaynayalı çok oldu, kadın çaydanlıktan çıkan buhara, yazar kadına dalmıştı.
Buhar deyince, sanki buharlı bir tren ya da dünyanın herhangi bir yerinde, hikayelerde okuduğumuz buharlı bir gemiden çıkan buhar gibi. Öyle ki, nerdeyse patlayacak…
Oysa bu yarı kumral, belki kestane renkli, aslında siyah saçlı kadın kafasını arkaya doğru attı. Yazar boynuna daldı gitti… bir siluetti o hayal, öyle bir hayal ki; ilişki olmayan ilişkilerin, başlangıcından itibaren bütün payda, çıkarım, etki ve debelenmelerini sorgulayan bir ilişkinin temel direği gibi…
Gözlerini kapadı kadın… yazarda ona ayak uydurdu… buharın sesine daldılar, dans etmeye başladılar. Kadın sarıldı yazara, yazar kadına, boynuna dolandı kolları, saçlarının kokusunu içine çekti yazar… kadının gözlüğü takıldı yazarın burnuna, kadın kendine geldi. Gözlerini açtı, kaynayan suyu fincana koydu, ocağı kapattı, fincanı aldı ve içeri gitti… tabi ki yazarda peşinden…
Kadın salonda bir kanepeye oturdu. Her bir yudumun ardından televizyonda bir kanal değiştiriyor, türlü aymazlık ve saçmalık gördüğü programların her birine ayrı bir küfür ettikten sonra kanalların yine en başına dönüyor, tekrar aynı sırayla devam ediyordu.
Yazar, kadının tam karşısında ki kanepeye oturdu. Yavaş, sessiz ve usulca…
Öksürmeye başladı kadın, ne zamandır bu derece öksürmemişti, yere doğru uzandı kafası, gözlüğü düştü, devam etti öksürmeye…
Yazar, bir anda koştu mutfağa, bir bardak su kapmaya çalıştı, bardağı tutamadı… her elini attığında bardağın içinden geçiyordu. Öykü fantastik olacak ya! Gizem işte! Yazar çok istese de suyu götüremedi… tekrar döndü yerine oturdu.
Kadın belli ki acı çekiyordu, yazar oturmuş umursamazca onu seyrediyordu. Yere iyice kapaklandı, artık iyice tükürmüştü ve ağzından dökülen her şey halıya düşmüştü… ayağa kalktı kadın, gözlük yerde, basit bir dinlendiriciydi… mutfağa gitti, bir bardak su içti. Aslında musluğu ağzına dayayıp kana kana içti demek isterdi yazar ama açıkçası suyu nasıl içti görmedi, çünkü yazar kadın kadar hızlı hareket etmiyor. Tek görebildiği, tezgaha yaslanmış, bir eli belinde soluklanan bir kadındı. Yavaş hareketlerle doğruldu kadın, rulodan biraz havlu kopardı, salona geldi yerdeki kusmukları temizledikten sonra ki temizleme işi şimdi okuyucuya iğrenç geliyor olsa bile, bir çoğumuzun başına gelen bir şey değil mi ama? Yazar daha detaylı tarif etmesin. Nihayetinde hepsini temizledikten sonra havluları mutfakta ki çöpe attı.
Salona dönüp kanepeye uzandı. Birde sigaraya uzandı. Tüttürmeye başladı yine mereti, oysa içmemesi gerekiyordu ya, hatta bırakmıştı bile ama tüttürmeye başladı bir tane daha. Ciğerleri yanıyordu besbelli ama yine de içiyordu.
Gözlerini kapadı kadın, kim bilir neler düşünüyordu, şimdi kim bilir hangi patika yoldaydı, belki bisiklete binmişti, yazar için ne güzel bir ayrıntı, bisiklete binmiş bir kadın. Kestane rengi saçları savruluyor, güzel yüzü, evet bu kesinlikle güzel bir yüz. Gülümseyen bir yüz. Orta yaşlı olduğu her halinden belli olan, gülümseyen bir fıstık. Evet öyle denmeliydi, ona bakınca böyle düşünmemek imkansız, kim güzel demez ki…
Üstelik, eşofmanları içinde, bisiklete binmiş, özgürlüğe yuvarlanan tekerlerin hakimi… neden olmasın, hepimiz çocuk değil miyiz? Hep çocuk kalmadık mı?
Ama öyle değil ki, bu kadının ne düşündüğü belli mi olur, kim bilir hangi malta da…
Hay aksi, nasıl anlatsın ki yazar!
Kadın işte, düşünüyor, bir çocuk yüzü düşünüyor, kendi gibi güzel. Sucu çocuğu düşünüyor belki. Pazarda su satan, elinde bidon, geleceğe dair umutları olan. Ah neler vermezdi ki ona…
Bir yaşlı teyze geliyor, su istiyor çocuktan. Bir bardak su, yorulmuş belli, zaten kör mahallelerin bu dipsiz kuyudaki çocukları böyle ya suculuk ya simitçilik yapacaklar, en akıllıları bir yerlerde çırak olacak ki eli bir iki işe değsin. Suyu uzattı çocuk, bu güzel gözlü kadın gülümseyerek hayal etti… sabah sabah kadınsı bütün duyguları bütün sertliğinde sarmıştı düşüncelerini. Sevgi sıcaklığı, küçük bir çocuğun ellerinden yaşlı bir teyzeye akan bir sevgi sıcaklığı… bilemez ki kimse anlamını…
Masal gibi, ne güzel…
Masal ya, aslında neden masal olmasın, hep kırgın cümlelerin arasına ki bir iki tatlı sözcüğün isabet ettiği, her bir cenazenin ardından belli belirsiz öfkelerin yükseldiği ama her şeyin toplamında ortaya çıkan bütün kırıcılıkların bir gizem oluşturduğu, insanı sarhoş ettiği…
Hay aksi diye bir söz çıktı kadının ağzından, lavaboya koştu. Tükürmeye başladı tekrar. Nerden çıkmıştı sabah sabah bu öksürmeler. Ne zamandır iyiydi. Ne zamandır hiçbir şey olmuyordu. Birden bire nüksetmişti rahatsızlığı tekrar, oysa o iyi bir dünya istemişti…
Geri döndü salona uzandı…
Buradan sonra neler yaşandığının pek bir önemi yok. Yazar daha doğrusu bilmiyor.
Yazar çok yıllar önce öykülerini yazarken ki bunları bir tarihte yakmıştı, kağıda yazardı. Haliyle sınırlı sayıda kağıdı olduğu zamanlarda yer kaygısına düşer, öyküyü kestirip atardı. Ve son bulurdu, maceralı, estetik ve çarpıcı, ama kestirip atardı…
Aslında şimdi ki nimetler o kadar fazla ki sayfa sıkıntısı çekmeye hiç gerek olmasa da yine kestirip atacak yazar…
Çünkü!
Yazarın gördüğü en son sahnede, kadın yerde yatıyordu, cansızdı, onu öldüren hastalığı yani tüberküloz değildi. Hastalık iyileşmişti bile nerdeyse. Onu öldüren, işte burada nokta koymak gerekli.
Yazar camdan dışarı baktı, belli belirsiz bir çok şey gördü, geri dönüp kadının üzerine doğru eğildi. Yüzüne baktı, gülümsüyordu hala. Ağzında kan birikmişti bir veya birkaç kurşun deliği yazarın kalbini sızlatmıştı… yüzünde ki kanı temizlemek için elini uzattı ama olmadı… bisiklete binen, saçları savrulan bir mutlu yüzün hayali, bir geleceğin tatlı beklentisi içinde kadının başından kalktı. Ellerini cebine attı ve kapıdan çıktı…
Kapıyı açmadan bir hayal gibi… ardından kadın geldi, bir siluet… o zamana kadar görmediği yazara döndü, ne oldu dedi…
Yazar elleri cebinde, haydi gel boş ver dedi… gidiyoruz… artık öksürmeyeceksin. Beraber bisiklete bineceğiz… kadının omzuna elini attı yazar, kadın ona sarıldı ve eve doğru koşturanların aksine evden dışarı doğru yürüdüler, bir şarkı tutturdular; yarınım umutlarım…