Pervasız Kadın

Bir küçük çocuk… güneşli güzel ama bir o kadarda esen rüzgarla beraber hasta etme ihtimali yüksek olan ama bütün bir gün hiç yağmur yağmayacağını vaat eden bir hava.

Küçük çocuk sağ kolunu havada salladı. Daire çizerek annesinin ellerini tutmuş, bir taraftan ayaklarını öne attırarak zıplıyor, yeniden daire çiziyor, annesine asılıyor ve söyleniyordu; parka gitçez dimi anne?

Gitmeyeceğiz.

Neden?

Çünkü başka işlerimiz var.

Ne işimiz var.

Söyledim ya sabah çıkarken evden, belki birazcık uğrarız vaktimiz olursa diye.

Sinemada yok o zaman bugün

Evet yok

Dudaklarını büktü, annesini süzdü ve tekrar bir eli annesine asılı halde oynamayı sürdürdü yol boyu.

Oysa hiçbir işi yoktu Ayten’in öylece savurmuştu kendini sokağa, oğlunu da yanına alıp. Özgenin telefon edip, Deniz sizin oraya geliyor dediği andan beri öyle boş dolaşıyordu sokaklarda. Bırakamıyordu hayatındaki tek erkeği, oğlunu, bir türlü bahane bulup sokağa atıyordu kendini.

Deniz’i görmüştü, belki geldiği ilk gün, belki ikinci gün kim bilir. Birkaç gün önceydi. Yeni biten yağmurların ardından güneş kendini göstermişti ve sabah vakti şehrin merkezinde sürdürülen yol inşaatında görmüştü, işçilerin arasında öyle Ayten’i seyretmişti Deniz, Ayten duraksamıştı ama Deniz kolunu çekiştirmeye devam etmişti; haydi, parka gideceğiz diye…

Şimdi aynı yol inşaatının oralardan geçiyordu, sanki Deniz’i görmek ister gibi değil, Deniz’i gezdirmek için sokağa çıkmış gibi…

Bu işsiz kaldığı aptal kente neden geldiğini, hala neden buralarda yaşadığını bile hiç sorgulamayan Ayten bir anda hayatın bütün duyargalarını omzunda hisseder bir hale bürünmüştü de, ne Deniz’e ne de duyargalara söylemişti.

Eğer Deniz bir an bir tarafını çekiştirmese, Ayten’i sıkıştırmasa, öpmese, öyle bir ağlamaya başlayacaktı ki, nerde başladığını bilmediği, bilmek istemediği bu talihsizlikler dizisine öyle bir küfür edecekti ki…

Yalnız kalmıştı işte…

Hayat onu bir küçük çocukla sınıyordu. Babasının çekip gittiği, belki oğlunu hiç özlemediği bir küçük çocukla sınıyordu. Deniz koymuştu adını ama hangi Deniz’di onu bilmiyordu… karıştı gitti bütün bir hayat bu yorgun ikinci gençlik yıllarını törpüleyerek ne bu bahara yalvarır halde ne öteki bahara… hiçbir baharın, hiçbir bahardan farkı kalmamıştı.

Deniz’e baktı. Gururlu bir bakıştı bu, dik kafalı ürkek olmayan bakıştı. Deniz tanıyordu bu bakışları. Küçük çocuk olee diye bağırdı bir an… biliyordu çünkü, sana istediğin şeyi vereceğim bakışıydı bu…

Nasıl olsa Deniz yine yoktu yol inşaatında…

Sağa saptı, küçük çocuğun koşturmasına ayak uydurmaya çalıştı, nefeslendi. Küçük çocuk acımasızca yine çekiştirdi. Seviyordu o kaydırağı, bir daire çiziyor ve yere düşüyordu, kumların üzerine, zaten kuma düşülen tek park orasıydı ve orayı seviyordu. Salıncağına binmeyi, sallanmayı ve kumun üzerine salıncaktan atlamayı. Ayten’in o sırada yüreği ağzına gelmiş Deniz’in umurunda mı!

Bir keresinde, dönerli salıncakta, bir başkası hızlı çevirdiği için yere yuvarlanmıştı küçük afacan, Ayten onu seyrettiği yerden nasıl kalktığını, yanına gittiğini, kucağına aldığını bilemedi… neden bırakmıştı ki bir başına…

Tuvalin etrafında deli gibi dönen, boyaları yüzü dahil her yere süren, sonra yaptığı yaramazlığı pişkince bir ifade ile Ayten’e satmaya çalışan bu küçük afacan, Ayten’in deyimi ile pis böcük, kendi deyimi ile böcük olmayan bebek… işte bu böcük parkta oynarken Ayten onu seyretmeyi ve ona dair hissettiği bütün hezeyanlardan resim yapmayı seviyordu.

Geçinmek, işte o aslında yaptığı resimlerden daha büyük bir sanattı. Öğretmen bütçesi, hele ki sözleşmeli öğretmen bütçesi ile bu böcüğün masraflarına yetişmek ne mümkün…

Parkın kapısına gelir gelmez elini bırakması, kaydırağa koşturması, hele ki Su orada ise daha bir eğlenceliydi Deniz için… tabi ki boşuna koşturmuyordu, Su ordaydı ve Deniz’in geldiğini görmüş, üstünü temizlemeye başlamıştı. Böcük, hınzır diye söylendi Ayten, babasına çekmiş, yok Deniz’e çekmiş… hay Allah, Ayten’e çekmediği kesindi de…

Şimdi bu saatten sonra annesini de tanımaz hain köfte… nerden biliyordu ki Su’nun burada olacağını, sabah beri tutturdu gidelim ama bugün ne olur diye…

Park; daha öğle vakti yeni olmak üzere, ama güneşin bu bahar sabahı en güzel anı olan saatin tam üstünde, bir çok çocuğun, hayata ki hiçbir şeye aldırmaz bir ifade-bağırışlarla birbirinin ardına takılıp türlü oyunlara yeltendiği, bir mısır satıcısının tezgahında daha satışa başlamış ama tezgahını temizliyor, satışa hazırlanıyor olduğu her halinden belli, baloncunun ise çoktan zamanı mesken tuttuğu bir park…

Yürüyordu Ayten bir banka doğru, orada oturacak, Deniz’i seyredecek, Deniz’i düşünecek, Özge’ye küfür edecekti.

Öyle olmadı, Deniz Ayten’in omzuna dokundu, Ayten ardına döndü, ardı Ayten’e döndü… bu bir Cartland romanı değildi ki esas oğlan gelsin aşkını ilan etsin, hele ikinci gençlik yılına kadar yarı mutsuz giden bir ömür, bir anda mutlulukların en başlangıcından en sonuna doğru salvo yapsın…

Bu resim sanatı değildi ki Ayten’in tuvale çizdiği, öyle olsa ne mutluluklar çizip satmıştı Ayten ama hiçbiri mutluluk abidesi gibi durmamıştı duvarda… mutluluk diye çizdiği, Abidin Dino’nun tablosu gibi acıdan çektirme bir insani yürek tablosu kadar güçlü olmasa bile duvara asıldığında insana acıyı gösteren ama hissedildiğinde öfkeyi kutsayan bir yürek tablosu idi…

Bu bir şarkıda değildi, gel beni kutsa diyen arabesk dizelerle bin türlü küfrü savurdukça hiddetlenen… bildiğimiz birkaç notanın bir araya gelip, hızlandığından insanı güldüren, yavaşladığında ağlatan Melih Kibar bestesi gibi bir dizgiye de sahip değildi, öyle olsa Ayten çoktan mutlu olurdu…

Sevişme çağrısı hiç değildi…

Oysa Deniz, acınacak gözlerle, kırmızı kan çanağı gözlerle bakıyordu… mutluluğu çağırır gibi bir hali olmadığı gibi, mutluluğa uzanan bir hikayeye yol açmayacağı belli olan bir bakıştı bu.

Elma ile başlayan yaratılış efsanesinin sanki gerçek olduğunu, sanki gerçek olmasını istediğini, cennette, bin bir türlü huri ile çapkınlıklarını ve sarhoşluklarını kutsamaya çalışanların heyecanına kendini kaptırmasa bile, elma ile başlayan hikayenin dizgisinde Ayten çoktan elmayı yemeye hazır, lanetlenmeye hazır, cennetten kovulmaya hazırdı… şeytanın ardından gitmeye hazırdı.

Zaman durmuştu orada. Evet, bir Barbara Cartland romanı değildi, kutsal kitaplarda anlatılan aşk efsanelerinden biri değildi… bildiğimiz, basit, normal bir insanın, yolda yürürken kavuşmak istediği herhangi bir aşk kadar basit ama hiçbir insanın kavuşmak için hamle yapmak istemediği kadar zor olan bir aşk…

Zaman o yüzden durmuştu orada… kadını tavlamak için çiçek gerekmiyordu. Güzel tatlı sözlere ihtiyaç yoktu. Varlığı yeterdi esas oğlanın… bu Cartland romanında ki gibi herhangi bir esas oğlanın, beyaz atı ve prens kıyafeti gelmesi gibi bir şey değildi. Bu bildiğimiz esas oğlanın, herhangi bir şekilde gelmesi ile ilgiliydi. Kader, bunca yıl değiştirmek için uğraştığı bu yazgıya boyun eğmek, kadını tavlamak için hiçbir şey yapmadığı gibi, kafasında baret, ayağında sarı çizme, kollarında eldiven, elbisesine çamur bulaşmış insan parçasının varlığına boyun eğmek zorundaydı…

Zaman, Tanrıyı bile durdurmuştu orada, bin bir vaatle kendine inananları etrafına toplayan Tanrı’nın hiçbir vaadini önemsemeyen bu iki insan, herhangi bir ülkenin herhangi bir noktasında gözü yaşlı bir halde Tanrı’ya yalvarır halde durduğuna aldanmamak lazımdı. Onların Tanrı’sı kaderine uğraşlarına yenilmeyen bir sevgi tutacağıydı ve o sevgiye yürümek için atılacak herhangi bir adımın herhangi bir ateşi ardından sürüklemeyecek olması imkansızdı…

Bir Türk filmi değildi, küçük Deniz’e büyük Deniz’i tanıştırırken bu senin baban diyebileceği… bin türlü ahlaksızlıkla, yattıkları kalktıkları, seviştikleri gerçeği değişmiyordu. Başkasıyla evlenmişti, ondan çocuk yapmıştı, boşanmıştı ve şimdi Deniz’in kollarına kendini bırakacaktı…

Zaman durduğu yerden yeniden akmaya başlamıştı. Küçük Deniz, Su’nun elini tutar halde, annesinin sarıldığı bu hoyrat ve devasa adama bakıyordu… pervasız kadın, kimine göre çocuğunun önünde, onlarca yıldır sürdürdüğü ahlaksızlığına bir yenisini ekliyor, kimine göre ise, hayat kadere ve Tanrıya inat dengesini buluyordu.

Yayınlandı: on Kasım 8, 2008 at 9:48 pm Yorumlar Kapalı