Hayatına felsefi bir anlam verebildin mi? Artık seninde bir hayat felsefen vardır mutlaka. Anlamını bilmediğin.
Ye iç yat gez eğlen mi her terk edilen gibi seninde felsefen? Yoksa mükemmel cümleler kurup anlam yüklü bir hayat felsefesi mi oluşturdun. Ben böyle bir şeyi beceremedim hiç. Ama sen istersen yapabilirsin felsefe. Tarzına büyük anlamlar katıp ismine felsefe dersin.
Anlamıyorum kadınlarımı diye başlayacaksın yoksa cümlelerine? Kayboldum yalnızlıkta diye şiirler mi yazacaksın? Yazdıklarının en karanlık olanlarını mı okuyacaksın? Kendini aşmak mı zannedeceksin bu yaşadıklarını ve küçük hikâyeleri…
İyi bir felsefen olsun isterim eski sevgilin olarak, Sokrates falan hak getire, baştan yarat hatta felsefeyi. Ne o öyle küçük tatlı cümlelere büyük anlamlar yüklemek, boş boş binlerce cümle kur, hiçbir anlam ifade etmesin. Sonuna küçük minik bir özdeyiş bırak.
İlahi adaletten bahset sık sık. Bak nasıl işledi. Ben senden ayrıldım, sende bana gününü gösterdin peşimde koşmayarak. Oysa ben kapımdan ayrılmazsın sanıyordum. Öyle yıkıldım ki sen peşimden gelmeyince. Öyle kenara geçip usulca, çocuklar gibi beni seyredince. Pişmanlıklardan bahset ilahi adalet adına. Bana günümü gösterdiğin söyle Tanrı’ya ve kadere. Onlar çizdi nasıl olsa bu hayatı. Sen sadece göstermelik rol yapan aktörüsün hayatın. Hayat romanının aktörüsün.
Romanı kimin yazdığının önemi yok, sen ben yazmadık kesin olan bu. Yoksa mutluluk yazardık değil mi? Neden mutlu değildik o zaman?
Mutluluğu kazanmak için çaba sarf etmedik. Sevgi emek ister demedi mi Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri? Yoksa yalan mı söylediler bize? Biz mi yanlış anladık, kasıtlı hatalar mı yaptık sevgiye giden emek yollarında?
Çaba göstermeyen bence ben, sence sendin değil mi? İkimizde kendimizi suçladık. Suçlamanın amansız mevsiminde, suçlamanın dokunulmaz özgürlüğünde. Özgürce değil mi suçlamak. İster kendimi istersem seni suçlarım. Hatta başkasını bile suçlayabilirim. Kader deyip Tanrı’ya bile atabilirim suçu. Sınırlar koymadan kendime. Herkesin içinden birini seçer ona yöneltirim sebepleri. En olmadık yerlere yanlış anlaşılmalar eklerim. Doğrulardan kaçarım. En acımasız suçu da kendime yüklerim. Seni suçlamak için. Sana olan emeksiz sevgim için.
Korkmamak için belki de. Ben seçtim derim. Korkmamak için ben seçtim denir ya. Sebep yaratmak adına, hani tüylerim ürperiyordur da korkmak istemiyorumdur. O yüzden ben seçtim ayrılığı derim. Sana hissettirmemek belki de. Sana ne kadar ayakta, ne kadar dimdik olduğumu göstermek. Fark ettirmemek yokluğunu. Yokluğunu senden saklamak, kendimden bile saklamak, ifade etmemek korkunun sevgiye olan bağımlılığını. Özgürlüğün bağımlılıktan ne kadar nefret ettiğini, nasıl kaçtığını, gördüğü yerde, saklanmasını.
Ben mi saklanıyorum senden, yoksa bağımlılık mı benim ki özgürlüğe ve arzularıma. Değişken hayat bağımlılığı mı? Her şey mi bağımlılık yoksa. Bitmez mi, sonu gelmez mi. Kaçmak mı gerekir hep. Kaçmak silaha mı dönüşür, sınır koymadıktan sonra, sınır koymanın yolu da sen misin?
Özgürlüğün bile sınırı varken, benim neden yok sana çizilmiş sınırlarım. Neden her şeye sınır çizenler bana çizmemişler sınır. Gelecekte çizecekler mi yoksa. Her tarafımız, bağımlılık ve dayanılmaz özgürlük sınırları nutuklarımı olacak. Yoksa bir yerlerde demir atmayı mı öğretecek eğitimciler. Durmanız gereken yer burası diye mi başlayacak cümleler. İster ilahi adaletten al durman gereken yeri ister kanunlardan. Ben böyle mutlu olurum, sen öyle ol. Dokunmasın hayat bana ve sana. Gelecek mutlu ve güzel günler yaratsın. Bizi de saklasın o mutlu günler de. Belki de gelecek bizi saklamaya çalışırken biz kaçarız o günlerden. Ama sen ilahi adalete sığınıp bana günümü gösterdin. Ben mutluluğu ararken…
Dayanılmaz bir güç var egemenliğin sınırsız sorumluluğunda. Sorgulamak yasak gibi geliyor, insanı yaratan düşü, uzak tutuyor hâkimiyetten… sınırsız ve hesapsız bir dünyanın başlangıcıymış gibi. Sana sokulan her şey gibi. Geleceğe yürüyen aşk… kollarıma alıp sana getiremediğim ışık. Sıcak ve güneşli günde uykuya hasret, bahar çarpılması, gölgesine saklanmak güneşin. Bakmamak ama sevmek…
Sığınmak başka şeylere, roman okumak, yorgan altında ağlamak… saçmalamak. Yeniden şekil vermek saçlarıma… öfkelenmek her dokunana… her konuşanın arkasından bir şey fırlatmak. Beklemek, sıkıcı ve yorgunca. Bir şey yokmuş gibi davranmak. Sığınmak sınırları çizili özgürlüğün güzel bakışlarına. Bakışlarına koşmak nerede olduğunu bilmeden. Karanlıkta gibi. Yol arar gibi. Yol nereye gider bilmeden gitmek.
Gözlerim kamaşırken adım atmak. Gitmenin sonunun olmaması. Güneşten kopup geceye yol almak. Tekrar aydınlığı beklemek. Tekrar etmesi, günün gecenin, sınırsız, sorumsuz, hesapsız.
Soramamak neden diye. Daha kötüsü sorulmaması ‘nereye’ diye. Soran olmaması, hüzün kaplamak, ışıktan kaçmak, sormayandan kaçmak… Senden kaçmak…
Yol boyunca seni düşünmek. Hatıralarına sokulmak. Isınmak belki, karanlık yolda, gecenin soğuğunda üç beş hatırlanması gereksiz hatıralarla…
Gitmek üzerine felsefe yapmak, gitmek üzerine en güzel şiirleri yazmak, sonra geriye ne kaldıysa özlemek… geride kalan her şeyi hatırlamak, sanki yanımdayken kıymetini bilmiş gibi, sanki yanımdayken değerini söylemiş gibi, sanki terk eden ben değilmişim gibi. Aslında ben değerini biliyordum da bakma sonradan anlamış gibi davrandığıma. Belli etmiyordum.
Gittiğim karanlık. Sevdadan kopuş. Sonunu göremediğim bir karanlık. Arkasında ne olduğunu bilmediğim. Ne kadar uzun, ne kadar bitmez bir karanlık. Aydınlatan sen miydin o karanlığı?
Soğuktu, üşümüştüm. Kapındaydım. Sen camdan gördün beni. Ve gel demedin. Oysa o gece arayan sendin. Ben açtığımda telefonu kapatan, arkamdan fahişe diyende sendin. Oysa ben sana geliyordum. Camdan gördüğünde, çağırmayınca gittim başkasının kollarına. Seni hayal ettim. Uzun uzun anlattım ona, ıssız gecelerde sana nasıl yalvardığımı… o da kahroldu.
Bana dosttu. O yüzden onu da sevmedim. Sevmek istemedim. Birkaç küçük tatlı an yaşamak istedim sadece, sen fahişe dediğin için de onunla yattım. Gitme demedi, senin gibi… sana neden günah çıkarıyorum ki? Ne sen buradasın, ne de ben seninle. Terk eden de benim. Sana ve ona o acıyı yaşatanda. Sana ve ona avı verende benim. Oysa o arkadaşın sen de sevgilimdin. Ben ikinizin arasında ki yabancı… ikinizinde tanımadığı, tanımak istemediği. Anladığını iddia eden her erkek gibi…
Hayatın sırrını çözmeye çalışacak kadar saf. Oysa hayat sır değil ki. İlmi de yok. Sadece yaşaman gerekiyor üzerinde. İnsanın tek bildiği kendi sınırları değil mi? Karanlığa bakıp hiçbir şey görememek. Karanlıkta ne olduğunu bilememek. Sonra her şeye bu kadar kısa demek ve kısa olan bir şey söylemek.
Sonra hayatı anladığını sana her anlayış ukalasının yer vermesi o kısa sözlere. Sonra mahkûm etmeye çalışması, kendi sınırı dışında ki her şeyi o minik sözlere. Sınırlar koyması. Etkisini koyduğu sınırlara göre değiştirmesi. Romanın uzunluğuna göre değiştirmesi. Kısa bir cümle söyleyip uzunca bir roman yazmak, kısa cümlenin etrafını küreklenmesi gereken kar tanecikleri gibi kelimelerle doldurmak. ‘işte hayat bu’ demek. Hayat bu değil, bu sadece benim hayatım. Kimse benim hayatımla ilgilenmez.
Ben kısa ve tatlı özdeyişlere mahkûm değilim. Ne olduğunu bilmediğim bir hayatım var ve Tanrı’nın mucizelerine ayıracak vaktimde yok. İnanmak için, tırnağın kökünün olup olmaması da önemli değil, Musa’nın Kızıldeniz’e ne yaptığı da.
Kısa ve tatlı hayatın mahkûmu da olmak istemem. Senin kollarının da… eğer Tanrı’ya dua etmem gerekecekse; eğer hayat bir film şeridi gibi geçecekse gözlerimin önünden, senin olduğun sahneleri göstermesin diye dua ederdim.
Hayatın en acı anları olduğu için değil, en mutlu anları olduğu içinde değil.
Ama senin hayatının neresinde bunu bilmiyorum. Bilmediğim içinde görmek istemiyorum o anları. Ne göreceğimi bilmediği şeyleri seyretmek istemem.
Hiçbir şeye karar vermekte istemiyorum. Ucundan paylaştığım şeyler var, senin peşinden koşmadığın. Benimse uzaklaştığım. Hem de başka acılar bırakarak. Arkadaşının kollarında kıs ve tatlı, terk edilen bir hayat var. İçinde hiç özdeyiş olmayan, hayat aslında bu diye teşhis koyamadığım. Üstelik yazsam da roman olmaz, sen vardın, ben varım, o var, gelecek var.
Ama hayata ‘işte bu’ diyebileceğim bir şey bırakmak istiyorum. İçinde senin olmadığın, Rahibe Teresa gibi mesela, ‘insanları yargılarsan onları sevmeye vakit bulamazsın’ demek gibi. Seni elimde tutamadım, aşkımı elimde tutamadım. Hayata nasıl anlam vereceğim ki? Sırf ‘gitme’ de diye bıraktım her şeyi. Sende demedin. Böyle yapacağını nerden bilebilirdim ki. Oysa sen beni sevdiğini bile söylemedin. Yoksa arayanda sen değil miydin, hiç mi umursamadın?
Yok, o gece arayan sendin. ‘seni seviyorum ölecek kadar’ diyen sendin. Ben başkasının kollarındayken, nasıl gelebilirdim ki o an sana. Nasıl söyleyebilirdim ki o günden sonra başkası ile yatmaya başladım diye. Ben o kısa tatlı aşkı yaşarken sen beni sevdin belki bir köşede. Aşkın tarifini yapmaya kalktın belki de, bana fahişe dedin.
Aşkın tarifini yapabildin mi? Hayata anlam verebildin mi? Rahibe Teresa’nın olgunluğuna kavuşabildin mi? Küçük ve tatlı özdeyişlerle büyük cümleler kurabiliyor musun artık? Öğrendin mi sende hayatı?
Hayata anlam yüklemeyi, yüklediğin anlamlara kendini inandırmayı, sokulmayı o anlamlara. Sanki dünyada senin aklına gelmiş, insanlara verebileceğin en büyük lütufmuş gibi yazmayı öğrendin mi… ezdin mi yazdıklarınla okuyan insanları. Yoksa hala aşk hikâyelerimi anlatıyorsun kuytu köşeler de…
Ben gittim bak. Burada eşyaların arasındayım. Yeniden âşık olacağım belki. Havada tatlı bir güneş var, ara sıra okşayan. Güne başladığımdan beri sen aklımdasın. Yeniden taşınıyorum. Artık sen hiç olmayacaksın.
Hayata anlam vermeyeceğim artık. Yeni ve büyük manalar yüklemeyeceğim. Basit ve boş olacak. Seni anlatmayacağım geleceğimde. Yeniden yaşayacağım bu sefer ve mahvetmeyeceğim. Arkadaş edinmeyeceğim. Sevişip mutluluk paylaşacağım. Beyaz yalanlar atacağım. Senin gibi olmadı hiçbir şey diyeceğim. Belki de güneşe bakarken okşayan rüzgar gibi dalarım sessizliğe. Her günüme başkasını davet eder, âşık olmam.
Merasim olur belki. Her yerde her zaman yapılan, bir büyüğü karşılar ya da bir cenazeyi uğurlar gibi. İkisi de selam değil mi? Hangisi daha acı. Hiç sevmediğin birinin gelmesi, hiç tanımadığın bir cenazeden evlamıdır? Daha mı çok sokulursun böyle zamanlarda cenazeye, yoksa kaçar mısın ikisinden de. Acıyı yaşar mısın o an, hisseder misin cenaze yakını olmayı…
Güneşe mi sokulursun, gölgesine mi sığınırsın ya da başka kollarda ne aradığını bilmeden, hayata yığılan binlerce felsefe arasından, Sokrates’e saygısızlık yapmadan birini seçmeye mi çalışırsın. Yeni bir felsefe yeni bir anlam mı üretirsin yoksa. Bana sokulsaydın derim. Her neye inanırsan inan. Her neyden kaçarsan kaç beni daha çok isteseydin derim.
Üstelik ben başkasının kollarına uzanmış ona seni anlatırken, senin azabını yaşatırken kıskanan sendin. O anda arayıp ta ‘gel’ demen gerekir miydi? ‘seni seviyorum ölecek kadar’ demen gerekir miydi? Sarhoş ve beter halinle…
Nasıl söylerim sana şu an eşyaların arasında başkasına baktığımı. Nasılsa tanışacağız. Gidip kim olduğunu anlasam ne fark eder diye düşündüğümü nasıl izah ederim sana.
Seni sevdiğimi bu kadar zaman sonra nasıl düşünürüm. Güne başladıktan, bunca zaman sonra her yanım sen olur. Böyle saatlerdir sanki bir şeylere bakıyormuş gibi sana bakarım.
Yeniden başlayacağımı düşünürken, bütün her şeyi sana nasıl izah edeceğimi sıkıştırmak cümlelerin küçük yerlerine. O küçük yerleri sen yapmak. Her seferinde dönüp onlara anlatmak, ‘eşyaların arasındayım. Birazdan yanına gideceğim. O gelecek gibi gözükmüyor çünkü. Tanışmanın bahanesini yaratmışken kader, tamamen hazırlayıp önümüze sermişken, o, bahaneye doğru yol almıyor. Balkondan seyrediyor sadece’
Ben gideceğim o yüzden kaderin yarattığı bahaneye. Seni unutmak olacak bu her an. Sen saatlerdir belki düşüncelerimde belki kalbimde kazıdığım yerden ayrılacaksın. Ben onun yanına giderken, belki tanıyıp ta kollarına bırakırken kendimi, sen aksi yönde uzaklaşacaksın. Belki hissedeceğim tekrar. Terk ederken ne hissettiysem, terk ediş anımı hatırlayacağım.
Belki bunun için gidiyorum her seferinde, kal diyen birileri olsun diye. Şımarıklık mı bu? İçine saklanıp kal dediysen. Kal dediğini ben duymadıysam?