Kırık

Bir sabah, o sabah; elleri bir cebinde bir sallanır halde, ki bu sabah; güneşin daha yeni doğmaya başladığı, soğuk ile sıcağın birbirine karıştığı, belki çatılardan çiy damlalarının şapırdadığı, belki güneşin herhangi bir yerde herhangi bir yılanı yavaşça ısıtmaya başladığı, kim bilir herhangi bir balkona ben geldim derken, bir kadının yanında yatan erkeğe ısınabilmek için daha da sokulduğu ama daha işçi yürüyüşlerinin başlamadığı kadar erken, yeniyetme bir ilk bahar sabahı…

Elleri bir cebinde bir sallanır halde yürüyen Eren, bu adam; şaire göre dante gibi, kendine göre silik bir şekilde ömrün ortasında, tanrının ona biçtiği, kendi kifayetsiz saysa da tanrıya göre kifayetli, Goethe’ye göre yansıma sayılacak bir ömrün ortasında, gözlerinden okunan, uykusuz, herhangi bir sabahındaydı.

Hoş, ömrün geri kalan kısmı hakkında herhangi kesinliğe sahip olmasa bile, ömrünün bundan önceki bölümlerinde yaşadığı deneyimle bundan sonrasına çok şey aktaramayacağı belli oluyordu.

Nihayetinde, elleri cebinde yürüyordu ve aşıktı… hepsi buydu işte.

Uykusuz olmasına gelince;

gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık denemezse bile ışıksız bir koridorda elinde bir fincan kahve ile yürürken yaşamın ona kazandırdığı deneyim, işte kalbinin kırık olmayan tek bir noktası bu deneyim, Özge’nin artık ona ihtiyacı olmayacağını biliyor olduğu idi.

Masada ki kadın herhangi bir şey söylemeden içmek üzere kahvesini almış, neden geldiğini dahi sormadığı bu adamla daha önce geçirdiği yüzlerce olan ama milyonlarca gibi uzun hissettiği gecelerden edindiği kazanımla ne yapması gerektiğini biliyor olduğundan emin bir şekilde koltuğa iyice yaslandı, gömüldü…

Bu gecede sevişmeyeceklerdi, Özge herhangi bir noktadan herhangi bir noktaya yürüyen, dünyayı kurtarmaya çalışan bu adamın elini her zaman ki gibi teninde değil masada kağıtların, evrakların arasında görecek, hiç dokunmayacak, derinliklerine sürüklemeyecekti…

Yarı karanlık bu ofisi aydınlattı Eren. Özge yüzünü buruşturdu, elini kahvesine attı, çekmeceden bir kağıt daha çıkardı masaya bıraktı… Eren masanın yan tarafındaki dolaba doğru yaslandı, kadını seyre koyuldu… kadın gözlerini kapattı, elinde fincan yaslandı ardına…

Seviyorum seni, ekmeği tuza banıp yer gibi, geceleyin ateşler içinde uyanarak, ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi…

Şarkı bu şekilde akıp gidiyordu pasajın koridoruna, kadın adama yaslanmış, kollarını boynuna dolamıştı bile, kafasını arkaya doğru atmış, yarı sarhoş mırıldanıyordu; ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi… ellerini beline atmıştı adam, sırtında gezdirdiği parmakları ile hissettiği sert bir vücut ve ellerinin temas ettiği her noktada, bir yunus balığının denizde oluşturduğu ahenk, yok, her bir ezan sesinin bir iftar sofrası öncesi birbiri ardına, akşamın salgıladığı sessizlik ortasında ki başlangıç ahengiydi…

Dönüyorlardı, zaman dönüyordu… Mevlana dönüyordu, bir mum yanmıştı zaman koridorunda, eridikçe, damladıkça ya kadına düşüyordu ateşi ya adama… daha fazla diye mırıldandı kadın, şarkı bitti, adam kadının çenesine yöneldi, kadın koltuğa doğru… devrildi gitti zaman bir fırtınayı takip ederek…

Silkelendi Eren, bir rüzgar sesi geldi geçti kulağından, masaya doğru yürüdü…

Gece, işte bu kelime Eren için her ne ifade ediyor olursa olsun, Özge için tek bir anlamı vardı, öyle bir gece hiç olmayacaktı artık. Hayaldi artık Özge, Eren’in kafasında canlandırdığı…

Eren için; artık güneş gelmiş, gözleri ile bakamaz bir biçimde yorgunluğa düşmüş, daha güvercinlerin yere konmadığı, yerde ki atıkların daha toplanmadığı ama çöp tenekesindeki atıkların içine gömülmüş yaşlı bir adamın uyanık olduğu sabah başlamıştı bile… yürüyordu artık…

İçine çekti kadın adamı, saniye saniye her dokunuşunu hissetti, ellerini gezdirdi teninde… adamın teniydi sanki. Adamın kokusuydu kalbinde bir yerlerde hissettiği. Adam çoktan çıkıp gitmişti oysa ofisin kapısından… kim bilir nasıl bir sabaha bırakmıştı kendini. Kadın teninde gezdirmeye devam etti elini… soluğunu sıkılaştırdı… heyecana ve yalnızlığa bıraktı ruhunu… elini bacaklarının arasında sıkıştırıp duruyordu, sandalyeye sıkıştırdı iyice kendini… ellerini bıraktı, kendini bıraktı herhangi bir sabahtan farklı bu sabaha… Eren’in gittiği… Özge’nin öldüğü…

Aptaldı Eren, sevişmemişti onunla hiç, zaten Elif’le de evlenmemişti.

Oysa Özge, o adama gidecekti…

Bordo renkli duvarları olan, kestane rengi ahşap gardırop, komidin ve sağlam bir ayna olan ama bir köşesinden halısının yandığı bir odaya… camdan gelen güneşe aldırmadan emecekti beyaz sıvıyı tadabilmek için… özgürlüğe gidiyordu her bir dokunuşta dili, bir çerçeve çiziyordu ya da kerpetendi…

Eren ellerini iki yana açtı, ömrünün bundan sonrasını, bundan önceki yansımasından okuyabiliyordu ve okudukça ortaya çıkan hikaye canını acıtıyordu. Ellerini daha da açtı, meydanda dönüyordu da kollarında yine o yoktu. Meydana, meydanda ki heykele isyan ediyordu.

Ak sakallı bir hayal dokundu Eren’in omzuna, durdu Eren, zaman durdu, meydan durdu, güvercinler havada durdu. Urim ya da tummim gibi yere döküldü iki damla, biri Özge’ye biri geleceğe doğru şapırdadı…

Gülümsedi hayal, elini omzundan çekti…

Eren’in ömrü içinde bulunduğu zamandan ikiye kırıldı… hayal yaşadıklarını işaret etti, yaşanacaklara yansıdı, balmumu gibi öfke aktı yere, kalbi sızladı… silik-yitik ve yalnız bir yansımaydı bu…

Hayal yine gülümsedi, öfke damlalardan birinin üzerine düştü… bir çıtlama sesine karıştı gitti sabahın yalnızlığı… güvercinler yere indi. Hayal çöp tenekesine doğru yürüdü, Eren dönmeye devam etti…

Özge koltukta kollarını iki yana bırakmış kendinden geçtiği belli olan hali ya da kırmızı yüzünün sıcaklığını hissettiği anların o ruhsal yalnızlık travmasını yaşamaya başladı yeniden Eren’in hayalinde.

Islanıyor, terliyor, inliyor, bağırıyordu; gitmeseydi ya!

Oysa Özge uyuduktan, işler bittikten sonra, Eren yarı karanlık, sessiz ve korkutucu hatıralarla dolu ofisin, kendilerini seyrettikleri, hayallerine ortak ettikleri aynasının önüne gelirdi. Üzerine ‘ömrüm’ yazardı, aynayı kırmak isterdi de kıyamazdı. Kendi yüzünü seyrettikten, aynaya yansıyan kadını seyrettikten sonra, yazıyı silip çıkıp giderdi yeni bir sabahın, yeniden acı veren gerçeklerine…

Ömrünü kırmıştı, zamanı kırmıştı ama Özge’yi kıramamıştı…

Yayınlandı:  on Eylül 21, 2008 at 8:30 pm Yorumlar Kapalı