Anlamadım dedi kadın…
Bir gün ansızın rüyalardan çıkıp gelmişti gözlerimin önüne, gözbebeğim olmuştu, gözlerimin hikayesi…
Nefesinde kaybolmak adına attığım her adım, bir sıcak temmuz gününün ağırlığı altında ezilip kavruldu. Hava sanki neminde boğarken beni ve onu birde sürpriz hazırlamıştı teninde kaybettiğim ezberin sıcaklığından…
Anlamıyorum demişti… o anlamadığı her saniyeyi anlamadığı için yaşarken, ben onun anlamadıklarını kıskandığım için ruhumu kemirmeye başladım kendime özgü hikayenin kısırdöngüsünde…
Bir not düşmüştü hikayenin bu kısmında, notta ben ve o vardık ama hikayede yoktuk.
Bir virgül koymuştu ezberin en heyecanlı noktasına, çünkü ezberde kaybetmiştik geleceği, kurguladığımız düşümüz değildi yaşadıklarımız…
Giden sevgilinin kokusu sinmişti hikayenin orta yerine ondandı belki kaybettiğimiz zamanların yalnızlık tiryakiliği…
Kim bilir, sürtünmenin çıkardığı kıvılcımdan yayılan bir ateşti belki perdeleri yakan, beni ve onu şehvete sürükleyen…
Müziğin sürüklediği bir tutkuydu ya da üzerinde dans ettiğimiz halıdan yayılan tozun belirleyicisi güneşin bıraktığı iz bedenlerimizde…
Dizlerimin önünde eğilen kavruk bir bedenin kalbimde yarattığı ahengi saydım o beni boğazına çekerken yürüdüğümüz evrende…
Evrenin tükettiği her bir notada yeniden yaratmasını isterdim beni arsızca tanrıya inat…
Özgürlüğe bir adım daha yanaştığımı hissettim…
Kendimi özgürleştirmek adına kendimi savurduğum dünyanın başlangıç noktasında kaybettiği şehveti araladım kendi payıma akvaryumlarda.
Her bir çığlığında daha bir sakinleşti gün, güneşini kaybetmeye hazırlanırken, ben güneşime daha bir tebessüm ettim geleceğin ürperten tablolarında, çöldeki bedevi olmasam da…
Çöldeki bedeviden daha sıcaktı tenim ve hiçbir su kaynağı dindirmezdi alevini onun kadar…
Alevine yürüdüm yeni bir şehvetin salgıladığı türlü oyunların gölgeleriyle…
Kadındı!
O sarıldı ateşime, ateşime kattı ateşini ateşler içinde…