Kabak Tatlısı

Pazar, bildiğimiz semt pazarı…

Üstelik Pazar günü. Evine birkaç dakikalık bu mesafede, insanların kalabalık olduğu, bir o kadarda seyrek olduğu, birinin ötekine çarptığı, birinin ötekini ittirdiği, birinin ötekiyle sohbet ettiği… birinin ötekine seslendiği semt pazarı.

Ah o küçük çocuk, ellerini uzatmış bir tezgahın üzerindeki oyuncağa, ağladı ağlayacak. Annesi geri çekti, küçük çocuk bir daha yüklendi. Filiz’in canı acıdı.

Bir Pazar sabahı, yok belki, bir Pazar öğle vakti, bu yeni taşındığı yerde, belki bir doğum günü gecesinin sabahı yaptığı ilk iş bir semt pazarını, pazarın ortasından seyretmek olacağı, şüphesiz yapacağı en son işti sanki.

Ne güzeldi, doğum günüydü, doğum günü gecesinin sabahıydı…

Geçip gitmişti işte ötekiler gibi ve öylece kendini yeni bir güne bırakmıştı. Oysa onsuz geçmişti. Silik, belki yitik, belki hatırasız. Kalbinden hiçbir yük alıp götürmeden gittiği gibi, silik, yitik ve hatırasız bir doğum günü ile gitmişti. Arar belki diye beklemediğini ne kadar söylese de, arar belki diye ne kadar beklediğini kendi biliyordu ya.

Kabağı kesen testerenin, bir ileri bir geri katır kutur seslerle gidişine, gittikçe artan bir iç sıkıntısıyla seyre daldı. Küçük çocuğu çoktan annesi alıp gitmişti ama küçük çocuğun aklını, ruhunu görebiliyordu oyuncak tezgahının üzerinde Filiz.

Siluet halinde, hayal meyal bir dünyaydı gördükleri ve zor seçiliyordu sağındaki solundaki nesneler. Cisimler kimi zaman o oluyor, kimi zaman küçük çocuğun istekli ruhu, kimi zamanda kabağı kesmeye devam eden testere tıkırtısı…

Gittiğini hissettiği günü sabahında, gittiğini anlayabilmenin başlangıcında. İşte bu daha zormuş diyebildi, sessizce ve ürkekçe…

Doğum günüydü ve aramalıydı, kalbinde hiç takıntı bırakmadan gitmişti çünkü… gitmenin birkaç gün sonrasında doğum gününü unutmuş olamazdı, onca zaman kutladığı, onca zaman sürprizler yaptığı.

Abla kabak…

Ne ablası ne kabağı diyecek oldu bu genç kız, ürpertiyle baktı tezgaha, bir naylon torba içerisinde ki kabağa, bir kabak satıcısına… ne kabağı!

Kim sürüklemişti onu buraya, nasıl bir sürüklenme, macera ve siluetti ki bu kendinde gördüğü ama tanımadığı…

Kabağı aldı, geri döndü, semt pazarından uzaklaşmak, evine girmek ve kapısını kapatıp bir odasına saklanmak belki en çok istediği, belki, işte o belki ne olduğunu bilmediği kendinden büyük bir belkiydi.

Belkiydi işte, semt pazarında ki herkesin kolaylıkla bilebileceği, anlamını hiç düşünmeyeceği bir belki.

Annesini düşündü, bir ortaokul yılı, küçük bir çocuk yüzüydü. Eve geldiğinde annesi bir kabağı kesiyordu. Seviyordu annesini, annesinin yaptığı her şeyi, elini yüzünü yıkamadan, üstünü değiştirmeden yanına diz çökmüştü, kabakların birini sağa birini sola ittirmeye başlamıştı. Eline vurdu annesi… o devam etmişti. Öyle öğrenmişti kabak yapmayı, derslerini bile önemsemediği, çantayı fırlatıp attığı, Ozan’ın Zeynep’le okul çıkışı samimiyetini gördüğü, güzel bir öğle sonrası öğrenmişti. Seviyordu annesini, elini ittiren hallerini…

Apartmanın kapısında yaşlı teyze merhaba dediğinde Filiz, annesine sarılıyordu.

Merhaba demişti, doğum günü kızının doğum günü gecesinin yorgun bir sabahı, beklentilerinin en yüksek ana çıktığı ama gerçeğe uyandığı bir sabah.

Yorgunum, eve gitmek istiyorum, niye sokağa çıktım bilmiyorum diyebildi. Gitmek istiyordu, evine, yatağına, uyumak istiyordu, elinde yarım bir kabak…

Kendine gel küçük kız diyebildi Yaşlı teyze, Filiz kapıdan içeri geçti, Yaşlı teyze apartmanın bahçesine doğru savurganca yürüdü, Filiz dairesine doğru…

Sessizliğe doğru yürüdü.

Evet sessizdi, her an bir çılgınlıkla karşılaşabileceği bir gürültü kalmamıştı artık. Kollarını tutup sıkıştıran, kucağına alıp havada çevirip yatağa atan, üzerine çıkıp abanan ve her ne yaparsa yapsın onu mutlu etmek için yapan bir gürültü kalmamıştı artık.

Üstelik kalbine hiçbir takıntı bırakmadan gitmişti…

Ama daha kaç gün olmuştu ki doğum gününde aramasın.

Yoksa gerçekten gitmiş miydi…

Gitmişti, elinde yarım bir kabakla bir başına bırakmıştı, bir sabah ansızın, taşınmasına birkaç gün kala, sessizce… yormadan, ağlatmadan, sıkmadan… üzmeden…

Oysa kabak, Filiz kabak severdi, annesini severdi ama kabak pişirmeyi sevmezdi ki, sadece kabak mı!

Kendi halinde tutarsız, bir o kadarda öfkesiz, bir o kadarda istemsiz bir hayatın sürüklediği kimyasının belki aşk bile olmadığı ama her çıkışını aşkın üzerine kurguladığı bir hayatın ortasında kabağın ne işi vardı ki…

Oysa testere kabağı ikiye bölmüştü, Filiz’in kalbini değil. Oyuncağı alamayanda küçük çocuktu Filiz’in kendisi değil.

Mutfağa yürüdü, elinde poşeti bıraktı, sandalyeye oturdu, mutfağa güneş vuruyordu ve aydınlıktı, aydınlığı hissettiği hiç olmadığı kadar şehvetli, hiç olmadığı kadar istekli. İncil’in tükettiği, Kuran’ın yok ettiği şehveti iliklerine kadar hissetti…

Gelseydi ya, doğum günüydü, kutlasaydı ya, sarılsaydı ya. Ne gerek vardı bu kadar uzağa düşmeye, hiç aramamaya.

Şehvet yapışmıştı yakasına, aniden yatağın üzerine de atabilirdi kendini. Elini kolunu her yerinde hissedebilirdi, ayaklarını sıkıştırıp kendini sıkıştırıp İncil’e inat kendisiyle sevişebilirdi. Ağlayabilirdi.

Telefonu çaldı…

Arayabilirdi, aramalıydı, doğum günün kutlu olsun demeliydi, iyi geçirdin mi geceyi diye sormalıydı. Çantasına uzanıp telefonu eline aldıktan sonra bir öfke patladı yüzünde..

Telefonu açtı söyledi hatta, ne var dedi…

Bir şey yok, sormak istedim sadece nasılsın diye.

İyiyim diyebildi, doğum günümdü gece, onu kutladık. Yorgunum o yüzden diyebildi.

Sinirdi, kutlamak onamı kalmıştı doğum gününü, söylemeseydi zaten nerden bilecekti ki, herhalde doğum gününü kutlamak için aramamıştı.

Kutlu olsun o zaman, nerden bilebilirdim ki değil mi ama…

Nerden bilebilirsin ki, hiç sordun mu? Hiç benim kim olduğumu düşündün mü, ya sızlandın ya ağladın ya da kendinden nefret ettirdin beni…

Yeni evine alışmışsın çabucak, daha ilk geceden, tam sana göre.

Evet, doğru tam ona göre, kasıntılı, sıkıntılı ve öfkeli bir gece, yeni komşularıyla salya sümük söyleyişlerin, nezaketin dibe vurduğu, birinin ötekini bile ittiremediği bir doğum günü. Belki hayatının en berbat gecesi, aramamıştı çünkü… sana ne diyemediği için hiçbir şey demedi. Kutladık işte dedi, rahatsız eden biride yoktu diyebildi…

Ne güzel, kendine göre bir yer bulmuşsun. Daha ne ki…

Kendime göre evet, sensiz ve onsuzda diyemedi. Uyuyacağım izin verirsen, daha sonra konuşalım dedi.

Buralardayım dedi adam…

Her nasılsa konuşurken salona yürümüş, her nasılsa çekyatın yanına gelmişti, telefonu sehpaya bıraktı, çekyata attı kendini… ellerini gezdirmek istedi teninde, tenini hissetti, dizlerini çekti göğüslerine doğru…

Tezgahın üzerindeki bıçağı düşündü, şimdi onu almalıydı, kabağı küçük parçalara bölüp, yıkamalıydı, tencereye atmalıydı, şeker katmalıydı, su katmalıydı ve pişirmeliydi…

Ürküntüsü ve korkuncu her neyse neydi, önemli olan yapmalıydı, annesi böyle öğretmişti. Kabağı kesmeliydi ve pişirmeliydi. İkiye bölen testereydi sadece, kesip parçalayacak olan kendisiydi.

Kalkmalıydı ve yapmalıydı… kabağın tatlısını çok severdi çünkü…

Yayınlandı: on Temmuz 31, 2008 at 1:35 am Yorumlar Kapalı