
Öncelikle; emperyalizm başta olmak üzere; ihanet, irtica, mürteci, din tacirleri, tertipçi, sömürgeci, mandacı, işbirlikçi gibi kavramlar hukuken tanımlanması imkansız kavramlar değildir.
Bu kavramlar somut olarak gerçeklik içeren, anlamları net olan, Türkiye’nin içine düştüğü siyasi krizde varlığını hissettiren kavramlardır…
Zira isterdim ki, bu kavramlar ve bu kavramlara getirilecek yorumlar mahkeme salonunda değil Türkiye’nin zihin performansında şekillensin. Türkiye’nin temel talihsizliği budur. Akademik olarak yapılmayan çalışmaların, üretilmeyen düşüncelerin bedelini halk olarak krizlerle ödemeye devam etmekteyiz.
Fettullah Gülen ve cemaatindeki yaygın olan düşünce, herkesin Müslüman olduğu takdirde Türkiye’de ki krizlerin biteceğidir.
Temel sorun o noktada başlıyor zaten, herkesin Müslüman olduğu, herkesin milliyetçi olduğu, herkesin sosyalist olduğu bir ülke değil burası…
Mesela herkes orta asyalı olsaydı anayasal sorunlar yaşamazdık.
Başına türban doladığı için okula gidemeyen bir kız düşünün, eğitim alamayan ama aynı zihniyette hatta daha da gerici bir erkek aynı okula girebiliyor. Kız ise kapıda, burada temel birkaç noktayı düşünmeden yorum yapmak sağlıklı düşünemediğimiz gerçeğine bizi götürür. Çünkü bu şekilde meseleye bakınca kızlar gerçekten mağdur ama onları mağdur eden kim…
Sorun onları üniversiteye sokmayanlarda değil, geçirdikleri değişimle daha önceleri ilk okula bile gidemedikleri noktadan üniversite kapısına gelişlerinin sosyolojik hikayesidir. Bu kızların anneleri ya da daha net bir tavırla bizim annelerimiz bile, ilkokul kapısından geri çevirtildiler. Onları kapıdan çeviren zihniyet laik-anti laik kutuplaşması değildi. Laiklik hiç değildi.
Açık ve net bir şekilde gözüküyor ki Türkiye’nin geçirdiği değişimde artık kadınlar başları örtülüde olsa toplumda izole bir hayat sürmek istemiyor. Eğer onlara bu gelişimi sağlayan düşüncenin, Fettullah Gülen ve cemaatinden gelmediğini idrak edebilirsek bir çok keskin noktayı aşabiliriz. Aksi takdirde bu cemaat için iyi şeyler düşünmeye, bu cemaat ve benzerlerin yaydığı İslam düşüncesi altında kadınların ezilmesine seyirci kalırız.
Kaldı ki Türkiye’de kadınların ezilmesi meselesinde ortaya çıkan teknik rakamları irdelediğimizde karşılaştığımız ürkütücü boyut, kaynağını İslam dininden alan düşüncenin ‘korkunç’ olarak tanımlanmasını haklı kılıyor.
Herkesin Müslüman olmadığı bir ülkede herkesi Müslüman ve Türk yaparak sorunları çözebileceğine inanan bir düşüncenin ya da düşünce üretiminin daha sorunları kavrayamadığını söylemek yersiz değil, sorunun ta kendisidir.
Ortaya çıkan kutuplaşmanın temel kaynağını oluşturan laiklik kavramı emperyalizm kavramından ayrı düşünüldüğü sürece sorun üretmeye, siyasi noktalarda ortaya açmaz çıkarmaya devam ederken, laik-anti laik kutuplaşmasını toplumun yaşam merkezine yerleştirmenin ürettiği sıkıntı ortada dururken ortaya çıkarılan karşıtlık Fettullah Gülen’in içi boş cümlelerini doldurmaya devam ediyor.
Cumhuriyet ile ortaya çıkan devrimi, toplumun yaşam merkezine yerleştirip travma diye tanımlayan düşünce, toplumun aslında harf değişimi ile cahil kaldığı düşüncesi ile besleniyor. Bunu görmezlikten gelemeyiz.
Kaldı ki; açıkça mandacı olduğu halde, manda kavramı için hukuksal bir içerik beslemediğini öngören düşüncenin savunma konseptti bağımsızlık kurgusundan çok bağımlılık kurgusu ile beslenirken.
Türkiye ulusal bağımsızlığını fikriyatta ve temelde sağlamış, demokrasi kaynaklarını harekete geçirmiş, meclis üzerinden halkla iç içe bir yaşam sürme gayretinde bir ülkeyken, demokrasiyi içine sindiremediği tamamen ortada olan; bu gayeyle türban meselesini ülkenin gündeminden düşürmeyen, kadınların üniversite kapısına kadar ilerleyişini içine sindiremeyen Fettullah Gülen cemaatinin, hakimiyetini sağladığı kadınları eğitimsiz bırakma, sağlayamadığını türbanla terbiye etme sürecine ışık tutan laik-anti laik kamplaşması ve bu kamplaşmada taraf duranlardır.
Fettullah Gülen gericiliği ilerlemesini sermaye ile birlikte sağlarken düşüncesini de bu yolla beslemektedir.
Türkiye’nin karanlık yüzü darbeler bu konuda bir açılımdır, Türkiye’nin ihtiyacı olan darbe değil, sağlıklı seçimlerle yürüyebilen meclislerdir. Seçim barajının kaldırılması, siyasi partiler arasında ki fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır… kaldı ki olası sivil darbe riski de hesaplanmalıdır.
Sağlık seçimlerle yürüyebilen fırsat eşitli meclisler elbette ki Fettullah Gülen ve cemaatinin gericiliğinden korunacaktır.
1980 darbesiyle öne çıkarılan Türk-İslam sentezine bağlı kapitalist gericileşme bir noktadan sonra sivil meclislerin üzerine yüklenmeye, sivil meclislerin angarya ürettiğine dair saldırısını da sürdürecektir…
Açıkça görülmektedir ki bu noktada Türkiye’nin ihtiyacı olan sivil anayasadan çok siyasi partilerin fırsat eşitliği sağlanmış sivil meclistir…
Bu meclise giden yolda AKP’nin yargı tarafından terbiye edilemeyeceği aksine daha da güçleneceği ortaya çıkmıştır.
Bu noktadan sonra Türkiye’nin seçim barajı uygulaması ile sürükleneceği bir seçim talihsiz yılların yaşanmasına sebebiyet verebilir.
Sivil darbe tetikçiliğini yapar mı göreceğiz.
Önümüze biriken ve süpürmemiz gereken pislik budur… Türkiye’yi demokrasiye bir adım daha yaklaştırmak için güçlü bir adım atmak gereklidir.