Aşk İnşaatı

Onlardan bana doğru bir sevgi gelmemişti ki!

Niye aksini düşünüyorum oysa? Sevilmedim ki hiç ben, bir sabah evin bahçesinden gülümseyen bir yüz görmedim ki sise doğru yürürken geride bıraktığım, akşam döndüğümde beni bekleyecek.

Bahçenin çiylerini, yağmur damlalarının şıpırtısını hep kendim dinledim her sabah yeni bir güne başlarken, kimi zaman hüzünlendim güne bile başlayamadım. Güneş ayazı eritmeye çalışırken kayboldum ben bir yerlerde, ne güneşi seyredebildim ne sabahın güzelliğine ellerimi ovuşturdum.

Hiç bir sabahım olmadı ki, sevgi tümcelerinin üzerine köprü kurmadım ki ben şimdi çatırdadığın da şikayet ediyorum.

Elbette yıkılması gerekiyordu bu geçişlerin, bir yerde tıkanması, huzursuzluk meydana getirmesi, üzmesi, yıpratması. Şikayet etmeye hakkım var mı ki? Hiç bir zaman sevginin gelmediği, köprüye bir taşın dahi atılmadığı yerlere geçiş yaparken, sağlam olacağına inanmanın anlamı var mıydı?

Hiç bir akşamım olmadı ki, veranda dan bahçeyi seyrederken omzuma yatmış bir yüz olsun, kollarıma sardığım, ellerimi tutan. Karanlık bahçeye dair hikayeler uydurmadık ki bahçeye baktığımda nefesini hissedeyim, nefesini hissedeceğim bir enerjiyle hiç seslenen olmadı ki şimdi durduğum yerden hayata yeniden bakabileyim.

Yok, bu böyle olmamalıydı, bir eksiğim var kaderi zorladım, kendimi ve enerjimi zorladım, kimbilir, ne hayatlar göndermiştik seyrine daldığımız öfkenin, kusursuz varlığında! Hiddetlenmeye gerek yok ki oysa, bir bahçe, bir sabah, ve yazarların fesleğen kokusu!

Biliyorum; duru bir sabah olsun isterdim, gözlerimi açtığımda beni mutlu eden bir gülücük, daha çok sarılmak isteyeceğim. Ellerini yüzümde gezdirip, bana gitme demeliydi! Hayır, gitmeyeceğim demeliydi, bu sabaha nasıl ki seninle uyandım, nasıl ki dönüşünü bekleyeceğim, aynı güçle gitmeyeceğim demeliydi. Gitmeyeceğim demeliydi ki belki ben gitmezdim. Oysa benim ki gitmek değil ki! Aynı yerde yıllardır duruyorum, neyi özlediğimi bile bilmeden, neyi keşfettiğim dahi hissedemeden.

Şarkılar ne güzel der oysa, her birinin bir ötekine kattığı incelik, huzurlu bir yaşama salgılanan enerji ve o enerjiden doğan yeni bir köprü yapma girişimi…

Hadi dur, aradığımız bir damlanın öteki damlaya değmeden düşmesi değil ki, bütün damlaların birbirine karışması. Yaşadığımız bir öfkenin öteki öfkeye bakması değil ki, bütün öfkelerin birbirine çatması. Anladığımız, sessizlik üzerinden kurgulanan yapma bir hayat değil ki! İki kişi bir köprü yapmak!

Onlar beni hiç sahiplenmedi ki, demediler ki hiç bir sabah elleri üşümesin, ben onların gözlerine bakıp hiç üzülmesin derken, onlar benim hayatıma bakıp kendini resmetti, demediler ki akşam daha çabuk gelsin.

Ben, sen olamadım ki sende. Şifresini çözemedim ki hiç ayrılığın, ya da şifresi olmadı ki yaşanan hiç bir şeyin, hep aynı hikayeyi dizdim önüme, sahi nerde başlamıştı ki?

Hikaye aslında çok önce başlıyor, gazetenin yazarının kendi hayatından çıktığı, her birimizi resmettiği tablonun kısa bir kritiği, bir kaç cümle aslında!

Beni sana çeken hikayeye özetlenen küçük bir fıkra gibi!

Hiç mi suçun yok diyordu ya yazar! Hiç olmaz olur mu diye cevapladım ansızın, oysa yazar ‘’soracağım suçum ne” diye bitirmişti krizini, tablonun öte ki yüzü suçu öğrenmek üzerine kurulu iken, hayatın bu tarafında suçunu ”hiç olmadık yerlere köprü inşa etmek” üzerine bir kurgu seyrediyordu. Cenaze gibi…

Elbette yıkılacaktı o köprüler, köprüyü hiç ötekinin inşa etmesine izin vermedin ki! aldın eline hayatının bir topacını, çevirdin, dönerken istedin ve oldu, oysa ötekiler hiç katkı salgılamadı ki topacın merkezine ”topaç benim, onu durdurmam” diyebilsin!

Sen dönsün diye çabalarken, onlar nasıl duracak diye bekledi…

Yayınlandı: on Mayıs 2, 2008 at 8:14 pm Yorumlar Kapalı