Aramak

Kamyonlar kavun taşır, ben hep seni düşünürdüm, Niksar’da evimizde küçük bir kuş kadar özgürdüm…

Şarkıya kaptırmıştı kendini. Kamyonlar kavun taşır, içimde ki şarkı bitti…

Bitmiş miydi?

Bak kamyoncunun yaptığına, adam gibi gitse ya. Zaten hava sıcak. Acelen mi var, nereye yetişeceksin. Kavunların acelesi mi var yoksa?

Mermer kamyonu belli bir hız ki bu hız normalden fazla bir hız olduğu gibi birde zaten tek şeritli bu yolda sollamaya çıkmıştı. Belki Deniz onun ‘seni mi bekleyeceğim birader’ tarzında ki sollama istediğini görmemişti de o böyle bir emrivaki ile önüne geçip gitmenin dolayısı ile trafiği sıkıştırmanın hazzını yaşatmıştı. Belki onlarca kilometre yanlarından hiç araba geçmemiş olmasına rağmen o sırada bir başka otomobilin karşıdan geleceği tutmuştu.

Tabi ki Deniz yavaşladı. Tabi ki bir kaza olmadığı gibi mermer kamyonu daha da hızlandı gitti.

Haydi git, kavunların acelesi var, tüketime yetişecekler diye söylenmeyi sürdürdü, oysa radyoda ki şarkı çoktan geçmiş gitmişti, sırasını savmıştı bu uzun yolda, bu tek şeritli yolda dinlediği onlarca şarkıdan biriydi ama evinde özgür olduğu, balkonundan kızları seyrettiği, göz kırptığı, okula gitmek ders çalışmak zorunda olduğu, çantasını önlüğünü eve gelir gelmez fırlatıp attığı gibi kendini sokağa saldığı günlerin özlemini alıp getirmişti zihnine.

Şimdi onca yılı devirmiş, mutlulukla mutsuzluk arasına inşaa ettiği körkütük yavan bir hayatın ya da yaşayabilmek için çalışmak zorunda olduğu, çalışmak için ise bunca yolu tepmek gerektiği gerçeği asılı aldı omzunda bir yerde…

Şu radyodan gelen, ses renginden notalarına, hızından ritmine kadar her şeyi ile değişen müziğe elleriyle direksiyona vurarak tempo tutmaya başladığı, hatunları güzeldir umarım diye gevşekleşmeye başladığı anlardı.

Deniz kimi zaman tutarlı bir şekilde aşk ile seks arasına kurduğu köprüyü anlamlaştırabiliyordu, kimi zaman ise sanki dünyada ki bütün kadınlarla ilişkiye girmek için sıraya girmiş erkekler gibi özgürce yolda karşılaştığı herkesle yatmayı tasavvur ediyordu. Bunca yıl baba olmayı bile düşünmemişti. Bir arabanın üzerinde savurmuştu kendini, rüzgardan daha yavaş, rüzgar kadar özgür…

Oysa sağında ve solunda seyrettiği uçsuz bucaksız arazilerin, sabah sabah ışıyan güneşe aldırmadan esen rüzgarın, bir anlamı olmalıydı hayatın. Hayatın anlamı bir evlat olmamalıydı ama bu kadarda sıradan olmamalıydı.

Tıraş olmak gibi bir şey değildi hayat. Şüphesiz Deniz’e bu bağıntıyı kurduran şey sakallarının uzamış olduğu gerçeği idi, yoksa radyoda çalan şarkıda, elleriyle tempo tuttuğu direksiyonda ve sağında solunda gördüğü arazilerin, yolun yalnızlığının, asfaltın siyahlığının, güneşin tepeden gülümseyen sıcaklığının payı yoktu bu bağıntıda. Deniz öylece arabayı sürerken bitse ya artık şu yol deyiverdi. Kaç saat oldu gidiyorum. Bu hızla o yolun biteceği yoktu oysa.

Hızlanmakta istemiyordu, bilmediği bir yere, bilmedikleri ile karşılaşmaya gidiyordu, gidiyordu da güneşin varlığı hatta bugünün sıcak olacağını haber vermesi sonbaharın geldiği gerçeğini değiştirmediği gibi bu mevsimde yol yapmanın, Deniz’i uğraştırmanın ne anlamı vardı. Bir tekne alacaktı ve bir dünya gezecekti, mercan kayalıkları, okyanus mavisi, sahipsiz adalar ve ne söylediğini anlamadığı bir sürü insan…

Yanlış meslek seçtiğini gemici olsa daha fazla rahat edeceğini falan düşündü, düşündü de ona tahammül edebilir miydi? Gemici olmak sadece gezmek demek miydi. Yaşam şüphesiz sadece çalışmayı emrediyordu. Mümkünse çoluk-çocuk sahibi olmayı…

Gemici olup çocuklarından uzakta yaşamaktansa, bu şekilde çocuğuyla beraber gezmeyi; iyide benim hiç çocuğum yok ki. Olsaydı herhalde gezmezdim bu kadar!

Telefon çaldı…

Düğmesine bastı araç kitine bağlı aletin, sevmiyordu ya telefonları…

Deniz bak ne diyeceğim sana, dinliyor musun beni, günaydın.

Özge sarhoş musun?

Gece sarhoştum, şimdi değilim bomba gibi uyandım ama işe de gitmedim Eren’de sızmışım gece. Onun telefonundan arıyorum. Merak etme kontör bol yani!

Eren orada mı?

Yok gitti, çalışıyor o… vardın mı sen?

Daha yoldayım.

İyi bak Ayten orada iki gündür söyleyeceğim cesaret edemedim.

Nerede?

Orada! Evlenmişti ya o. Oraya gittilerdi. 5 yaşında bir çocuğu var.

Sen ne kadar dedikoducusun öyle.

Aman be, size de iyilik yaramıyor. Ayten boşandı, kaç yıl oluyor. Aman be ne yaparsan yap bana ne ben kapatıyorum.

Ya dur!

Kapattı.

Özge bu kadar aceleci olmasaydın sende bir koca bulurdun ya kendine. Bir çocuk yapardın. Şimdi sabah sabah bunu yapman gerekir miydi? Ben onca yıl oldu Ayten’i görmüyorum, varlığını bile unuttum. Cadı, nefret ediyor insan böyle zamanlarda senden. Zaten seni görelide iki gün oldu, Eren neden hala kovmuyorsa seni. Saplandınız oraya… gören orda doğdunuz zanneder. Evlisiniz zanneder.

Neydi şimdi bu! Bana ne boşandıysa, git onunla seviş mi yoksa evlen mi demeye getiriyor.

Ben kendime gelirim, oraya varırım ve seni ararım Özge, alırım bunun intikamını. Yoksa Ayten’i zamanında bir ton belki bir tondan da fazla seviyor olduğu gerçeği zihnimin bir köşesinde duruyor olsa bile ben onu aramak için şehir şehir gezmiyorum ki!

Çalışıyorum, eğleniyorum. Kadınlarla sevişiyorum. Hatta bir sürü kadınla sevişiyorum. Belki Ayten’le sevişene kadar seviştiğim kadından daha fazla kadınla seviştim o zamandan bu zamana kadar. Hiç birinde Ayten’i aramadım ki.

Özlemedim ki.

Bende biliyorum o gece, Ayten’in gittiği gece sarhoştum ama bütün bunları bana bu sabah, bu güneşi güzel sonbahar sabahı hatırlatman gerekir miydi?

Bak ne diyor şarkı; yeni bir ülke bulamazsın, başka bir Deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın…

Konstantin Kavafis’in şiiri bu Özge sen bilmezsin belki, cadısın ya, nefret ediyorum senden…

Tek şeritli yol öyle bir kısaldı ki gözünde, sağında ki solunda ki arazilerin hepsi, sonbaharın ya da bugünün sıcak geçeceğini haber veren güneşin, serinliğini her halükarda bütün bir mercan kayalıklarına değişmeyeceği güzellikte gibi gelen rüzgarın, asfaltın ve daha nicelerinin bir önemi kalmadı…

Daha da hızlandı, kalbimi arabamı yoksa yol mu hızlandı bilmiyordu Deniz hızlandıkça şarkıyı-şiiri daha yüksek sesle söylemeye devam etti; geleceksin bu şehre sonunda, başka bir şey umma…

Kahrolsundu Özge’ler…

Yayınlandı: on Kasım 19, 2008 at 10:14 pm Yorumlar Kapalı