Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı
Geç Kalmış Bir Anlatı
Devrim kelimesinin kırmızı bakışları altında ezilirken tanrılar. Not düşmeli geleceğe.
Ellerini uzat. Bu herhangi bir hikayede, şiirde bahsi geçen, şairi terk eden sevgiliye yazılmış bir ellerini uzat değil.
Kelimeleri işaretlemeyi bırakmıştık falancalı tarihlerde, duvarda bir asa izi vardı, birde asılı duran çarmıh resmi. Şehveti yok ederken gölgelenmiş mektuplar, ayetler, unutulmuş bir insan resmi sıkıştırmıştık köşelere bir yerlere.
Bu öyle bir ellerini uzat.
Şeytandan gelen bir belirsizlikte değil. Kaldı ki belirsiz şeytandan gelecek bütün belirli nesnelerin işaret edeceği tek bir gerçek, kapı ve ömürsüzlük yoktur aldattığımız yarınlarda. Yarınları şeytan yaratmadığı için kendide bilmeyecektir ki belirsizlikten öteye uzansın söylemleri.
Yarınları kim yarattı?
Ben yaratmadım. Sen yaratmadın. Tanrı zaten suçlusu değil, şeytan desen hikayenin sadece başlangıç evresinde bir yılan…
Suçlusu kim ümitsiz ellerin?
Suçlusu olmaz ki yarınların. Hikayeyi kim yazmışsa o üstlenir edepsiz ürünlerini. Ve onları cezalandırır…
Gücüm yetmedi.
Sana ve senin o küçük çocuk ellerine gücüm yetmedi. Hepsi bu. Hikayenin en başlangıcından en sonuna doğru bütün bir resmi; tanrı, şeytan ve ben okurken o yargıya vardık. Ben gücüm yetmedi diyebildim, şeytan gücünüz yetmedi dedi. Ya tanrı? Tanrı cezalandıralım dedi.
Öfkemizi kusmadık. Öfkemiz sana değil miydi yoksa sen öfke kusan yollardan çoktan çıkmıştın da baharında mı denk geldin öykünün bu kısmına?
Bahar olduğu için mi öfke kusmadık?
Yoksa bahar değildi de bize baharmış gibimi geldi. Söylemedin ki bize hangi mevsimde olduğumuzu, biz bütün mevsimlerde hep aynı dünyayı görüyoruz, hürriyet salgıladığımız.
Hürriyet; işte onu arıyordu bütün bakışlarımız. Sürmeli gözlerinin anlamsız bakışları arasına sıkışan hikayenin kendini anlamlandırdığı bir yer varsa o da; aradığımız hürriyetin ta kendisi diyebilmek için bir öncesine ulaşabilmemiz gerektiğini biliyor olduğumuz için bir öncesinin daha öncesinde ki ölümlerimizdir yaşadığımız.
Yabancı kalıyor dar çevrelerin küçük kayıplarından oluşan sınırlandırmalı öyküler. Çizdiğimiz haritanın üzerinden okyanuslar geçerken yitirmiştik duygularımızı da sen kalmıştın haritanın küçük bir yerinde nokta halinde, geriye kalan kısımlarını melekler aldı götürdü.
Melekler dedimse, tanrının hurilerinden bağımsız bir o kadarda hurilerinden oluşma.
Sen gibi…
Sen; insanın insana kazdığı çukurların üzerine yazdığı ithaf dolu şiirlerin, kendi çılgınlığında yaşayan dünyanın egosunda patlayanların kendi şiirini kendi yazdığı yılların ehemmiyetli ya da ehemmiyetsiz bakışlarından kopan anlamsız düşüncelerinden geriye bıraktığımız bir yalansın.
Yalan olduğun kadar, her ne kadar yalan olduğunu biliyor olsak bile, bu bilme ikimizin arasındaki entrikadır sadece-aslında, (yinede tanrı ve şeytan bir parçasında görevli). Yalan olduğu kadar sahte olan bir benzeyişsin…
Benzeyiş güzeli.
Güzel; insanın tanrıya bahşettiği duyguların bir araya geldiğinde savrulduğu bir yamaçtan akıp giden su taneciklerinin birleştiği bir dehlizde kaybolan umutların dua gibi yakardığı ama dua olmayan bütünleşik sözlerin ardı ardına sıralandığı kim bilir belki de anlamsız rap dizgisine benzeyen farklılık.
Sen olmayan senin getirdiği zeytin dallarının bir anda ateşlenip yakıp yıktığı duygu ve ona benzer bütün kavramların arasında, küllerden oluşma bir tepenin içinden çıkan, yanmamış bir belirsizlik; güzel ve sen…
Arayışların kavradığı bütün anlatıların arasından çıkıp gelen bir kararlılık fırtınasının içinde oluşan hortumun geçip giderken havaya savurduğu bütün etki-tepkilerin ortak tarafının yalnızlıktan çok yalnızlaşmaya giden hikayesinin kalemi-kağıdı törpülemesi nasıl bir dertse, törpüyü örselemesi daha da bir mutluluk timsali gibi duruyor olsa da mutsuzluğun başlangıç noktasıdır.
İnsanın kaybettiğini sandığı bütün duyguların, fırtına dindikten sonra yalap şap sağa sola dökülüyor olması hortumun onları geri verdiği anlamına gelmesinden çok senden aşağı doğru akan duygular; düzenli düzensiz savrulduğu evren dizgisinde hepsini yeni baştan yarattığını zannedenlerin tanrılaşmada gösterdiği ustalığın onda birini yakalayamadan evrene veda edecek olduğumuz gerçeği, gerçeğin bir köşesine sıkışan küçük bir ayrıntı.
Yoksa; biliyor olmakla, bilmiyor olmak arasındaki bütün kavramların filozofların dilinde pelesenk edinmesinde ki tek ayrıntı onların biliyor, bilmeyenlerin ise yaşayamıyor olduğumudur ki zorlanıyoruz yaşamın bu kıyısında…
Öfkemizi kutsayan tanrı değildi çünkü. Şeytan zaten bir yerlerde kendini tüketirken tükettiği insanilikten ve tanrının insaniliği işaretlemesinden geriye kalan ayrıntılarla meşguldü.
İşte kaybettiğimiz nokta oraya zincirledi gemiyi. Halatları sıkı sıkıya bağlamak ikimize düştü. Bu ikimiz; dünyanın herhangi bir noktasındaki ikimiziz.
Kaybettiğim resme kaybetmeden önce bakarken tanrı dedi ki; hikayenin en başında, belirli belirsiz dizgileri bir araya getirirken, bir noktada evrensel olan ya da olmayan bütün ayrımlardan ortaya çıkardığım evreleri seyrettim. Seyrettiğim bütün bir hikayenin küçük bir özetini çıkardım, bir köşesine yaşamı koydum. Bir tarafına seni ve onu, diğer tarafına insanlık adına kayıtlı ne varsa her şeyi.
Şeytan sus pus olup kayboldu o anda, çözemedi çünkü denklemi, çözseydi allı pullu bir cevap yapıştırırdı gurur abidesi gibi yaptıklarıyla övünürken yapılacakları listeleyen edepsiz tanrının yüzüne. Diyebileceği tek şeyin, ben daha iyisini yaparım demekten öteye gitmeyeceği için onun ben daha iyisini yaparım diye iddiasının peşine takılmaktansa ondan uzakta daha kötüsüyle yaşıyor oluşumuz aslında şeytana güvenmediğimizle olan alakasını çözmek hiçbir tarikatın avucundaki belge değildir.
Bütün kıskançlıkları bir araya toplayıp yakıp yıkan bir eskicinin üzerindeki elbiseleri ona şeytanın vermediğini bildiğim gibi tanrıdan gelmesinin de bir lütuftan öteye gitmediği gerçeğini bir kenara not ettim tanrı bunları anlatırken.
Çünkü tanrı yaptıklarıyla övünecek kadar ahlaksızdı.
O, ahlaksızlığı ileri bir boyuta sürüklerken, insanları; mutlu ya da mutsuz diye ikiye, kadın-erkek ve eşcinsel diye üçe, zengin-yoksul-rahip ve asker diye dörde, dinleriyle binlere, dilleriyle milyonlara böldü. Ardından hepsinin içinden seni ve beni çıkarıp mutsuzluk karıştırdığı evrensel buluşlarının ardından bir zindana hapsetti. Çıkamadığımız kuyu bu zindan değil ama. Çünkü orada, yani zindanda şeytanda vardı. Kuyuda sadece ikimiz. Senin görmemiş olman, gerçeklerden arınmış olmandan kaynaklanıyor. Gerçekler mantıklı ya da mantıksız hayatın bütün dizgilerinden savrulmuş insan kalbinin kendini yerleştirdiği eksende eriyip gitti.
Hatırlamazsın sen o geceyi, şeytan yeni bir numarada kendini harmanlarken ben seni seyrediyordum. Tanrı yoktu. Ve sen; ızdıraplı yaşam yolculuğunun küçük oyunlarıyla birleştirdiğin hikayeleri küçük ayrıntılarla dillendirip üzerine ektiklerini (benim bilmediğim bir ayrıntı) yaşarken görmeye çalıştıklarında, görmek istediklerinde; kendini yozlaştıran dürtülerin hepsinin bir araya geldiğinde inci gibi yan yana sıralandığı kimi üzgün kimi kırgın kimi neşeli duyguların sırasıdır.
Söylemek istediklerimizi tutup, söylediklerimizle etrafımızı şenlendirirken yaktığımız her bir mumun bize ait olmadığı gerçeği bir yana, yaktığımız ateşin etrafını bezediğimiz suskunluğun izlerini çocukluğumuzla harmanlayıp katıştırdığımız öykülerinde bize ait olmadığı gerçeğinden hoşlanan bir kişi var hikayenin bu kısmında, o da, her zaman ki gibi tanrı.
Tanrının evrensel gücü, ki bu gücü kendisi sadece iddia ediyor. Yapılanlardan ortaya çıkardığı felsefi cümlelerle ifade edilen bir gücün gerçekle bağdaşmadığını bir kenara bıraksak da o güçle yaşıyor olduğumuz gerçeği kocaman bir varlık. İşte bu evrensel güç; sana ve bana bir katkısı bu aşamada olmadığı gibi şeytanın bizim dürtülerimizi köreltirken kullandığı evrensel dogmalarda başvurduğu bir kaynak.
Yoksa hiç kimsenin bir yerlerde ateş yakmak gibi bir küçük ayrıntıyla boğuşmadığını biliyoruz.
Zindanda kaynağını tanrının evrensel gücünden aldığı zehirle şeytanın yanımızda olduğunu görememiş olman hikayeyi farklıca bir noktaya sürüklemiyor. Çünkü şeytanın varlığı ayrıca ret edilebilir bir kavram. Görmemiş olmak körüklüyor bu retti ve istisnasız ya da katıksız üzüntü mevsimini çıkarıyor ortaya…
Çünkü tanrı yarattığı bütün bölünmüşlükleri ayrıca yarattığı birleştirmelerle süsleyecek ve birleşmediği için yine insanı suçlayacaktı.
Tanrının pervasız ve yüzsüzce sürüklediği evrenin küçük bir noktasında yaşıyor olduğumuz gibi, yaşamaya dair bir beklentimiz olduğu gerçekleri bir kenara, şeytanın içimize huzur katan bakışlarından uzağa bir yere düştü yaktıklarımızın külleri. Dolayısı ile söndürmek için hurilerden yardım istedim. Çünkü sen gitmiştin, o yüzden yaşamadın o sahneleri.
Tanrı şeytanın kendisine ait olduğunu iddia etti, gülümseyen bir yüzle çekti gitti şeytan. Senin ardından zindana hapsetti öfkeli-öfkesiz kusmuklarla beni.
devam eder kesinlikle…